Mevlâna nın her yılın Aralık ayının son haftasında, Konya da düzenlenen "şeb-i arus" törenleriyle anılması gerçekten çok güzel bir kültür hizmeti. Her yıl bazı ilim ve sanat adamlarının Konya da toplanması, kendilerini dinlemek için dünyanın dört bir tarafından gelen insanlara Mevlâna yı anlatmaları bulunmaz bir imkân. Bir hafta süren toplantılar "Âyin-i Cem"le sona erer. Mevlâna ve Mevlevîlik, her türlü kaygı ve düşüncenin ötesinde anlaşılmaya çalışılır. Böylece, bir büyük İslâm düşünürü ve evliyası, insanlığın umut ve barış özlemine, mutluluk düşüncesine ışık olur.

Mevlâna ihtifallerinin bir tarafı hüzün verir insana. Turizmi teşvik gayretleriyle ona gösterilen ilginin dinî muhtevadan yoksun olması, Mevlâna nın dünya görüşünü ikinci plana atan "insancıl" tavırlı yaklaşımları ön plana getirir. Sırf bu yüzden pek çok Anadolu çocuğu Mevlâna nın eserlerine uzak durur, onun bütün insanlığı kucaklayan hoşgörüsünden, imanın neşvesini artıran hikmetli sözlerinden mahrum kalır. Kısacası, Anadolu insanının bir kısmı gönül adamı olması konusunda yararlanabileceği önemli kaynaklardan birinden mahrum olur. Halbuki ona o kadar ihtiyacı vardır ki...

Turistik ilgilerin ortaya koyduğu Mevlâna portresi ile gerçek Mevlâna arasında önemli farklar var. Gerçekte Mevlâna, Şems-i Tebrizi yi görmeden önce sade mutasavvıf bir müderris olduğu, onunla karşılaşmadığı dönemde şiir söylemediği halde, turistik ilgilerle bu ilişki gözden uzak tutulmaya çalışılır, Şems-i Tebrizi meczub bir derviş gibi sunulur. Sanki Mevlâna tasavvufî aşkı ve neşveyi ondan almış değildir. Esasen turistik ilgilerden medet umanlar için, tasavvuf ve tarikatın da önemi yoktur. O yüzden farklı bir portre çizerek Mevlâna nın şiirlerini kendilerince yorumlarlar. Bu yüzden, Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli gibi şair-evliyaların şiirleri de böyle çarpık yorumlarla sunulmaya çalışılır.

Aslında ben bu çarpık yorumların da üzerinde durmamak gerektiğine inanıyorum. Mevlâna nın bir büyük veli ve tarikat kurucusu olduğunu, İslâm düşüncesinde önemli bir yeri bulunduğunu kimse inkâr edemeyeceğine göre, önemli olan onun tavrının yayılması ve İslâm düşüncesi mensupları tarafından geliştirilmesidir. Bu da ancak ona sahip çıkan ciddî yayınlar, farklı yorumlar ve yeni çalışmalarla mümkün olur. Bugün Mevlâna hakkında herkese tavsiye edebileceğimiz nitelikte çok fazla kitap yoksa, sorumlusu Mevlâna hayranlarıdır. Batılılarla batıcıların ona sahip çıkmalarına hiç şaşmamalı...

Hakikat bir rivâyet muhtelif

Bugün Afganistan sınırlarında kalan Belh şehrinde doğup babasıyla Mekke ve Medine ye gittikten sonra Selçukluların başkenti olan Konya ya yerleşen Mevlâna nın babası Bahaeddin Veled  ve ailesi, Moğol istilâsında ve daha sonraki yıllarda bu toprağın insanlarına Allah ın bir lütfu olmuştur. Selçuklu döneminde Konya Medresesi nde müderrislik yapan baba-oğul, Sultan Veled ile birlikte teşekkül eden Mevlevî tarikatıyla, yıllardan beri her seviyeden insanı aynı iman etrafında birleştirmişlerdir. Osmanlı ile üç kıtada hizmet veren bu dergâhlarda iman ve zevk eğitimi verilmiştir.

Hacı Bayram, Hacı Bektaş ve Kastamonulu Şeyh Şaban-ı Veli ile birlikte, o dönemdeki Anadolu nun ruhâniyetini koruyan "evtâd-ı erbaa"dan, yani dört direkten biri olan Mevlâna, yalnız Selçuklu yıkıntısını değil, Osmanlı artıklarını bile bir büyük sevgi etrafında toplayabilmektedir. Yunus Emre, Eşrefoğlu Rûmi ve Ahi Evran da aynı iman ve sevginin heyecanıyla yüzyıllar öncesinden birleşmeye çağırıyor, dostluğun, kardeşliğin sesi oluyor. Bugün bile onların lütuflarının devam ettiği görülüyor.

Hakikat bir ama rivayet muhtelif, çünkü maksatlar muhtelif... Bunun için şaşırmaya ve üzülmeye lüzum yok. Mevlâna, Mesnevî nin, Divan-ı Kebir in, Rübailerin, Fîhi Mafih in, Mecalis-i Seba nın ve Mektubat ın sayfalarında inandığı ve benimsediği hakikati söylüyor. Onun hakikatini öğrenmek, ondan bir şeyler almak isteyen, bu kitaplara gitmelidir, gidecektir. Bu kitaplara gidecek olan herkes, bunlarda kendine uygun bir şey bulabilir. Onlardan birini okuyan herkes kendi ihtiyacına ve meşrebine uygun şeyler buluyor ve bunlardan başka noktalara gidebiliyor. Mukaddes kitaplardan da bazı "yanlış çıkarımlar" yapılıyor diye Allah kelâmına nasıl sırt dönemiyorsak, Mevlâna da istismar edilebiliyor diye elbette bir yana bırakılamaz. Özellikte tasavvufun gündemde olduğu bir dönemde bunun önemli sözcülerinden olan Mevlâna yı ihmal etmek, bir lütfu görememektir. Bu da olsa olsa nasipsizliktir.

Böylesine idraksiz tavırlar için, Fîhi Mafih in ikinci faslının sonunda Mevlâna şöyle diyor:

"Aziz ve Celil olan Allah ın hikmet, mârifet ve kerâmet elbiseleri giydirdiği kulları vardır. Her ne kadar halkın bunları görebilecek görüşleri yoksa da Allah onları pek çok kıskandığından, onlar da kendilerini tıpkı Mütenebbi nin, "Kadınlar ipekli elbiseleri süslenmek için değil, güzelliklerini korumak için giydiler" dediği gibi Hikmet, mârifet ve kerâmet elbiseleriyle örterler."

Mevlâna nın eserlerinde, kendinden önceki şair ve evliyalarda olmayan bir özellik var. Buna kısaca, ilâhi aşkın estetik ifadesi diyebiliriz. Yunus da da vardır bu. İlim, şiir ve tarikat devreleri birbirini takip ettiği için, zihin ruhi gelişmeleri ifadeye daha önceden hazırlanmıştır. Şems-i Tebrizi geldikten sonra Mevlâna nın her sözü şiir ve hikmet halinde dökülmeye başlamış, çevresindekiler de bunları kayda geçirmişlerdir. O yüzden Divan-ı Kebir deki gazelleri Şems-i Tebrizi adına söylemiştir.

Üçü şiir, üçü nesir olan eserleri okundukça insana şevk ve heyecan verir, insanı düşünmeye ve düşüncelerini başkalarına iletmeye yöneltir. O bakımdan Mevlâna, yazdıkları en çok şerhedilen şair-evliyalardandır. Şerhler, eserleri anlaşılmadığından değil, o vadide yeni ve güzel sözlere zemin hazırladığındandır. Herkesin vâkıf olamayacağı kadar sırlı ve sembolik yanları olduğunu belirtmek için de şerhler yazıldığı olur. Ama Mevlâna yı okuyan herkes ondan mutlaka bir şeyler anlar. En azından ibretli hikâyeler üzerinde düşünür, kıssalardan kendince hisseler çıkarmaya çalışır. Ama bu yorumların hiç birisi Mevlâna yı tam olarak ifade etmez. Onu tanımak için mutlaka eserine gitmeli, okumalı ve üzerinde düşünmelidir. Okununca görülür ki, Mevlâna asırlar ötesinden bize seslenmekte, insanoğlunun idrakini yenilemektedir. Esasen bütün büyük velilerin yaptıkları da bu değil midir

Mevlâna, Fîhi Mafih adlı, sohbetlerinin derlendiği kitapta, Arapça bilmeyen bir padişahın övücü bir Arapça şiiri anlıyormuş gibi dinleyişini anlattıktan sonra, şöyle farklı bir rüzgardan söz eder:

"Bunun gibi eğer görünüşte şeyhler türlü türlü, işleri ve sözleri farklı ise de maksatları itibariyle birdirler bu da Allah ı talep etmektir. Mesela bir sarayda rüzgâr esse, bu, halının ucunu kaldırır, kilimleri hareket ettirir, çörü çöpü havaya uçurur, havuzun suyunu halka halka eder, ağaçları dalları ve yaprakları oynatır. Bütün bu birbirine benzemeyen haller, maksat, esas ve hakikat bakımından birdir. Çünkü hepsinin hareketi, bir rüzgârdandır."

"Hikmet, mârifet ve kerâmet elbiseleri"

Evet, her yılın aralık ayında, dünyamız üzerinde bir Mevlâna rüzgârı esiyor... Onun uyandırdığı gönüllerden başka başka sesler ve sözler duyuluyor. Herkes kendince seviyor, anıyor Mevlâna yı. Belli mevsimlerde, başka aylarda da Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli ve Ahi Evran rüzgârları esiyor. Kimi zaman çör çöp havaya uçuyor, kimi zaman da havuzun suyu dalgalanıyor, yapraklar sallanıyor. Bunların olması tabii... Çünkü rüzgâr esiyor, varlığı harekete getiriyor. Önemli olan, buna hakikati gözden uzak tutmayanların kayıtsız kalmaması. Kayıtsızlık ölümün başka bir adı çünkü...

Mevlâna, "Ben Kur an ın kölesiyim, Muhammed Muhtar ın yolunun tozuyum" dediği halde, onu farklı bir tarzda ifadeye kalkışanlar oluyor diye tasalanmayalım. O, bunlara da cevap vermiştir: "Benim sözümden bundan başkasını kim naklederse / Ben ondan da bizârım, o sözlerden de bizârım".

Yunus Emre de böyle kasıtlı yorumlardan şikâyet etmiyor muydu:

"Yunus bir söz söyledi, hiç bir söze benzemez

Münâfıklar elinden örttü mâna yüzünü"

Büyük velilerin yanlış anlaşılması, Mevlâna nın belirttiği gibi "hikmet, mârifet ve kerâmet elbiseleri" yüzünden de olabilir, Yunus un belirttiği gibi "münafıklar elinden mana yüzünü örtmelerinden" de olabilir. Temennimiz, münâfıkların evliya tasarrufuyla engellenmesi, şimdiye kadar yaptıklarıyla kalmasıdır. Müslümanlar kendi değerlerine sahip çıktıkça, münâfıklar elbet geri çekileceklerdir. Bugün Mevlâna, yarın Yunus, öbür gün Hacı Bektaş ve Ahi Evran bir bir istismarcılarının elinden böyle kurtulabilir ancak. Aslında bu kurtuluş onlar için değil, bizim için söz konusudur. Bu da ancak evliya rüzgârıyla mümkündür. Rüzgâr ne kadar şiddetli eserse, o kadar etkili olur. Çünkü havuzlarımızın suyu çok derinlerde, ağaçlarımızın dalları bir hayli eğilmiş... Önce bunları doğrultup diriltecek bir rahmet, ardından da birbiri ardından evliya rüzgârları... Belki ikisi birden...

Eserlerinde anlattıkları, aslında Şark-İslâm klasiklerinin çoğunda görülen hikâyelerle Kur an ve hadisten alınmış hikmetlerdir. İlahi neşve yanında sembolik hikâyeler ve hikmetli sözler Mevlâna ya özgü bir üslupla ortaya konur. Buna rağmen, ondaki ilâhi aşk ve muhabbet çağdaşlarından çok farklı...

Mevlâna nın ölürken söyledikleri, herkes için iyi bir ölçü olabilir. Ahmed Eflâki, Menâkıb-ı Ârifin adlı eserinin ikinci cildinde bu vasiyeti şöyle nakleder: "Ben size gizlice ve açıkça Allah dan korkmayı, az yemeği, az uyumağı, az söylemeği, günahlardan çekinmeği, oruca, namaza devam etmeği, daima şehvetten kaçınmağı, halkın eziyetine ve cefasına dayanmağı, ayak takımıyla ve akılsızlarla düşüp kalkmaktan uzak bulunmağı, kerim olan sâlih kimselerle beraber olmağı vasiyet ederim. Çünkü insanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır."

Rivâyet ne kadar muhtelif olursa olsun, Mevlâna rüzgârının estireceği hikmetin özü bunlardır...