Ege ve Doğu Akdeniz’de son dönemde yaşanan askerî gelişmeler, Türkiye’nin güvenlik politikalarının yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılıyor. Basına yansıyan bilgilere göre Yunanistan, Ege adalarında savunma altyapısını güçlendirmeye yönelik yeni adımlar atarken, aynı zamanda İHA ve SİHA tehditlerine karşı yeni sistemler de devreye alıyor. Bu tablo, bölgedeki askerî rekabetin farklı bir boyuta taşındığını gösteriyor.

Bu gelişmeler sıradan bir askerî yatırım olarak görülemez.

Yunanistan NATO üyesidir. Buna rağmen Ege adalarını silahlandırıyor, yer altı sığınakları ve komuta merkezleri inşa ediyor. Peki bütün bunları kime karşı yapıyor? Elbette aynı ittifakın üyesi olan Türkiye’yi dikkate alarak.

O hâlde Yunanistan’ın NATO üyeliği İsrail ile askerî ortaklık kurmasına engel olmuyorsa, Türkiye’nin de kendi güvenliğini esas alan yeni bölgesel savunma iş birliklerini gündeme getirmesinden kim neden rahatsız olsun?

Çünkü aynı dönemde İsrail ile Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki askerî iş birliği de her geçen gün daha ileri seviyeye taşınıyor.

Doğu Akdeniz’de oluşan bu yeni güvenlik ekseni, Türkiye açısından dikkatle takip edilmesi gereken stratejik bir gelişmedir.

Türkiye’nin artık sadece gelişmeleri izleyen değil, güvenlik mimarisini şekillendiren bir ülke olması gerekir.

Bu nedenle Ankara ve Kahire merkezli yeni bir bölgesel savunma girişimi ciddi şekilde değerlendirilmelidir.

İlerleyen süreçte bu yapının; PAKİSTAN, SUUDİ ARABİSTAN, IRAK, SURİYE VE İRAN gibi bölgenin önemli aktörleriyle güvenlik alanında diyalog ve iş birliğini geliştirecek mekanizmalara dönüşmesi de stratejik olarak tartışılmalıdır.

Fakat burada özellikle üzerinde durulması gereken çok önemli bir husus vardır.

Böyle bir güvenlik yapılanması düşünülüyorsa, bölgenin önemli aktörlerinden biri olan İran’ın bu denklemin dışında bırakılmasının uzun vadeli sonuçları çok iyi hesap edilmelidir.

Bölgede kurulacak ciddi bir askerî ve savunma ittifakında İran dışarıda bırakılırsa, bu yapı bölgenin değil, büyük güçlerin hesabına hizmet eden eksik bir mekanizmaya dönüşebilir.

Çünkü İran’ın dışlandığı bir güvenlik mimarisi, yarın çıkabilecek bir krizde bölge ülkelerini istemeden çok daha büyük bir çatışmanın içine sürükleyebilir.

Farz edelim ki İran’dan, ister yanlışlıkla ister bilinçli olarak, bu ittifakta yer alan ülkelerden birine bir füze ya da askerî saldırı gerçekleşti.

O zaman ne olacak?

İttifak ülkeleri doğal olarak birlikte hareket etmek zorunda kalacak.

Türkiye de bu denklemin içinde yer alacak.

İşte o zaman Türkiye, bölgesel güvenlik arayışıyla çıktığı yolda, istemeden başka güçlerin İran’a yönelik daha büyük hesaplarının parçası hâline getirilebilir.

Ardından NATO da “Üyemize saldırı oldu, biz müttefikimizi savunuyoruz.” diyerek devreye girmek isteyebilir.

Böyle bir tablo, bölgeyi savunmak için kurulan bir yapının, tam tersine İran’ın parçalanmasına ve bölgenin daha büyük bir kaosa sürüklenmesine zemin hazırlama riskini doğurur.

İşte bu yüzden İran bu denklemin dışında bırakılamaz.

İran’ı yok sayarak kurulacak her güvenlik hesabı eksik kalır.

Türkiye’nin hedefi yeni cepheler açmak değil; bölgesel savaşları önleyecek, dış müdahaleleri zorlaştıracak ve İslam coğrafyasının kendi içinde güvenlik aklını oluşturacak bir denge kurmak olmalıdır.

Elbette böyle bir öneri dile getirildiğinde hemen şu itiraz gelecektir:

“Biz NATO üyesiyiz.”

Peki o zaman şu soruya da cevap verilmelidir:

Yunanistan NATO üyesi değil mi?

Yunanistan’ın İsrail ile geliştirdiği askerî ortaklık NATO üyeliğine engel olmuyorsa, Türkiye’nin de millî güvenlik çıkarları doğrultusunda bölgesel güvenlik iş birliklerini değerlendirmesi neden tartışılamasın?

Bir ülkenin dış politikası yalnızca mevcut ittifaklara dayanmaz.

Millî menfaatleri doğrultusunda yeni diplomatik ve güvenlik ilişkileri geliştirmesi de devlet aklının gereğidir.

Türkiye bulunduğu coğrafyanın merkez ülkesidir.

Kafkasya’nın, Orta Doğu’nun, Karadeniz’in ve Doğu Akdeniz’in tam ortasındadır.

Bu nedenle güvenlik politikalarını yalnızca başkalarının oluşturduğu dengelere göre belirleyen değil, gerektiğinde yeni dengeler kurabilen bir vizyona ihtiyaç vardır.

Son yıllarda sık sık “Türkiye bölgesel güç”, “Türkiye küresel aktör”, hatta “Türkiye dünya siyasetinde belirleyici ülke” söylemlerini duyuyoruz.

Hatta daha ileri gidilip “dünya liderliği” söylemleriyle meydanlar coşturuluyor.

O hâlde şimdi tam da bu iddianın ispat zamanıdır.

Eğer gerçekten güçlü bir Türkiye’den bahsediyorsak, bunu sadece kürsülerde değil, stratejik adımlarla da göstermeliyiz.

Yok eğer İran’ın da içinde yer alacağı bölgesel bir savunma iş birliği gündeme geldiğinde, “Aman NATO ne der, aman Trump ne düşünür, aman Washington izin verir mi?” diye geri adım atılacaksa, o zaman kimse millete büyük güç masalları anlatmasın.

Çünkü güç; yalnızca slogan üretmekle değil, gerektiğinde yeni diplomatik ve askerî inisiyatifler geliştirebilmekle ölçülür.

Ege’de yaşanan gelişmeler, Doğu Akdeniz’deki yeni askerî dengeler ve bölgemizde oluşan güvenlik kuşağı artık günübirlik tartışmalarla geçiştirilemez.

Türkiye, millî güvenliğini ilgilendiren her gelişmeye karşı uzun vadeli, gerçekçi ve çok boyutlu bir strateji geliştirmek zorundadır.