Kükremesen de konuş

Açın bakın sayın Cumhurbaşkanı’mızın, başbakan’ın, ana muhalefet partisi liderinin öğrenci olduğu 70’li yılların gazete arşivlerini.. Okuyacağınız, kurşun değdi haberleri ve onlara karşı yazılmış “Silahlar sussun, herkes konuşsun” makaleleridir.

İnsanların konuşmaya teşvik edildiği, açık oturumların, panellerin düzenlendiği yıllardı o zamanlar. Sorumlusu olduğum “Çatı” dergisindeki “Konuşalım, konuşsunlar” başlıklı bir yazımı da hatırlıyorum.

Bizleri değil, gençliği değil, insanları değil, silahları konuşturanların arzuladıkları olmuştu. Beş binden fazla gencimizin kırıldığı o günlerin, beklenen karışıklığı bulmayan sahnesini de yazmazsam olmaz. 

Vilayetin önü. Vilayetten çıkan başbakan Ecevit’i karşılayan derlenmiş toplanmış gazeteci öbeğinin başında Şeyh-ül muharririn sıfatlı üstad gazeteci merhum Burhan Felek var.

İlerlemiş yaşına rağmen verilen görevi yapmak için dermanını zorlayarak orada olan merhum Felek usta, kendisine yönlendirilen Ecevit’e bir konuşma yapıyor.

“Kükreyin efendim!”

Kükremek: Bağırmak, çağırmak, yüksek sesle haykırmak, sesini diğer seslerin üstüne çıkarmak. Yani konuşmanın frekans dalgaları en yüksek ve yoğun olanı..

Merhum Felek usta, ülkesinin başbakanına kükre derken istediği, Başbakan’ın  sesini herkese duyuracak tonda konuşması idi. İnsanlar konuşursa, silahlar susar iddiamızın Felekce dillendirilmesi böyle sahnelenmişti.

Tutmaması ya da istenen neticeye ulaşamaması, kükremesi istenende o güç ve kaabiliyetin azlığından ziyade, senaryocuların hep birden cirite çıkmış olmalarındandı.

Ben yazdım, ben hazırladım, ben istedim Felek ustadan öyle konuşmasını, ben ayarladım o buluşmayı gibi yüksekten atma edebiyatını, olayın hemen akabinde gazetelerde görmüştük.

Konuşulmazsa, insanlar susturulursa neler olduğuna geçmişten verdiğimiz bu örneği fazla bulan ve günümüzde Meclis’te yaşadıklarımız nelerin olabileceğini daha iyi anlatıyor diyen insanlarımız elbette olacaktır. Onların da konuşma tercihleri böyle. 

SİLAHŞÖR KALEMŞÖR

Bu kadar uzun girişi, kolay bir spor yazısına başlamak için yaptık. Baştan söyleyelim.

“Ey savcılar, neredesiniz? Beş gündür bekliyorum..” feryadını yazısına yansıtmış bir nöbetçi muhbir kalemşora ayna tutmazsak, olmazdı zira. Çünkü burası artık bir Uç Karakol tanımına doğru yol alıyor. Akıncılarını bekleyen Uç Karakol.. Gerisini anlamak size kalmış..

Gençliğimizin Felek ustası Başbakan’dan başlayarak herkesin konuşmasını isterken, teşvik ederken, olması gerekenin bu olduğunu ilan ederken, günümüzün Felek usta yaşına gelmiş kalemşoru ise, savcıları göreve davet ediyor, ünlü kibar üslubuyla.

“Susturan gitsin!”

Birinin susturulmasını isteyen nöbetçi yazar, bir diğer insanın da konuşmasını istiyor paralelinde. Çünkü o kendine yakın.

“Konuşsana” diyor. “Yan yollarda dolaştığınızı gördük diyorlar. Haydi konuş, oralarda görüntülenmediğini söyle!”

Görüntülenmemek iddiası kamera kayıtlarının imhası garantisinden kaynaklanıyor olamaz. Buna nöbetçi yazar da inanır, biz de inanırız. Konuşmayı teşvik üslubunu da alkışlamak isteriz ayrıca. Ne güzeldir bir insana “Haydi konuş” demek.. Bir dinleyen mutlaka olacaktır.

Şu ihtimali de gözardı etmemek gerek. Konuşması istenenin de konuşmaya dair aşkı, şevki, takati ve kelimeleri olmalı; anlatmak istediği bir şeyleri de varsa eğer.Kongrelerde bitirilmiş insanlar, her gün böyle teşvik alsalar da söyleyecekleri ne olabilirki..

Kaçıncı paragraftır şu geldiğimiz yer, saymadım. Beklenenin aksine daha henüz Aziz Yıldırım adı da geçmedi. Susması istenenin kim olduğu bu ülkede herkesce biliniyor olmasına rağmen. 

YILDIRIM OL, YILDIRAN OL

Muhalif insanları severim. Bana muhalif Fenerbahçeli olmayan okuyucularımı da.. Sandıkları yahut tahmin katsayılarının yüksekliğinin neticesinden kaynaklı, yine içinde Fenerbahçe / Aziz Yıldırım geçen yazı yazmak değildir maksadımız, amacımız, hedefimiz.

Konuşmak dedik, herkes konu olabilir. Bugün yemin töreni olacak Başkan Trump dahi.. 

Ha sahi, Trump neden başkan seçildi Amerika’ya?  En yaşlı adaydı o. Amerikalılar, yaşlılığına hürmetten oy vermemişlerdir ona. Amerika’yı bir huzurevi gibi göstermek kaygıları da olamayacağına göre.. Bir de “en yaşlı başkan”ımız olsun; bakalım ne yapacak? Fantazilerinin peşinde de değillerse..

Trump, Amerika’da konuştuğu için seçilmiştir. Konuştuğu ve kendini dinlettiği için.. Rakiplerinden ya da kendinden daha genç adaylardan daha fazla konuştuğu için, onlardan daha fazla konuşma konusu olduğu için heybesinde, dağarcığında, sandığında..

Trump bu özelliğinden dolayı seçilmiştir. Amerikalıyı konuşmaya teşvik ettiği de unutulmamalıdır, her mikrofon karşısına, gelişinde. 

Aziz Yıldırım konuşuyor. Muhbirler ihbar eyleminde.. Cezacılar pusuda.. Netice altı aydan fazla bir zamanına zindan yolları..

Muradımızın ne Fenerbahçe, ne de Aziz Yıldırım müdafaası olmadığını peşin peşin ve pul üstüne yazdırmıştık. Sözümüz senettir yani..

Konuşması gerekenler konuşsa idi vaktinde.. Deselerdiki: Mevcut malzemeler bunlar. Öğrenme ve uygulama kapasiteleri sınırlı olduğundan ve bazı renklere duyarlı, bazı renkleri gördüklerinde de kronik allerjik rahatsızlıkları nüksettiğinden, neticeler böyle çıkıyor. Yol açtığımız kabiliyetli, ruhsal sıhhatli gençlerimiz görev alana kadar bu böyle.. Herkes sabrının ölçülerini genişletmeye bakmaz mı o zaman? Buna “planlayarak ve kasten” cürum işleyenlere savaş açmış bir Aziz Yıldırım dahil..

ÖRNEK BİR NUMARA

Sayın Cumhurbaşkanı’mız bulduğu her fırsatta, her platformda konuşuyor. Muhasebesini ve hesaplaşmasını duyuruyor milletine. Yalnız kalıyorum, demesiyle herkes, FETÖ ile yeterli mücadele yapılmıyor kanaatlerinin onaylandığını görüyor.Birleşilen yerleri de görmüş oluyor böylece.

İnsanların konuşmasının önündeki engellerin kaldırılmasını istemek görevi de olan medyacıların haline bakın bu ülkedeki. Kameralarının karşısına oturdukları televizyonlar, babalarının yahut iktidarlarının malı olsa dahi, işleri, neşredilmiş gazetelerden haber vermekse, bunu mertçe, erkekçe, adam gibi yapmalıdırlar. Ama öyle değil. Sanki susturmuş olacaklar, Milli Gazete’nin muhalefet başlıklarını sakladıklarında.. Kafaları da, güçleri de, kapasiteleri de bu kadar. Bir necefli maşrapa resimleri yok!

ÖRNEK İSMET PAŞA’DAN

14 Mayıs hezimetinden sonrasını şöyle anlatmıştı bir başka usta gazeteci. Burada tekrar ediyorumki, belki anlar, Cumhurbaşkanlarını dahi anlamayan uçak yolcusu kılıklı insanlarımız.

İsmet Paşa Ulus’a gelecek dendi. Sorumlularda bir telaş. Herkes hemen gitsin, yani daha önce partiye üye olmamış olanlar, üye olsunlar. Paşa sorduğunda tekmili tam verelim. Biz iki kişi diyor o gazeteci, gitmedik ve üye olmadık Halk partisine. Sorumlularımız çok kızgın ama yapabilecekleri de birşey yok.

Paşa geldi ve sordu. Herkes partimize üye mi? Hayır, dedik ikimiz. Paşa sevindi. Ne güzel dedi. Diğer arkadaşlar üye olduklarından bizim hatalaramızı göremezler, yazamazlar ama iyiki siz varsınız. Sizler tamamlarsınız onların eksiğini, gediğini..

Olay bu!

Muhalefetinin yüzde on barajlarıyla Meclis dışı tutularak konuşturulmadığı bir ülkede, sorumlu olduğu takımının haklarını savunmaya kalkan bir Aziz Yıldırım’ı ihbar etmelerini çok görmeyiz nöbetçi muhbir kalemşorlara ama..

Geldiğimiz bu noktadır üzüntümüzün kaynağı.

Bu yazımızı bir konuşma hakkı kullanma sayın. Ne kadar zorladık ve zorlandık değil mi?

BİR KISSA ÇOK HİSSE  VAPUR İSKELESİNDE

Boğaziçi vapurlarının hali malum. Vapuru kaçırmamak  için tulumbacı gibi kan ter içinde koşarak gelenlerin bazan bir saat, bir buçuk saat bekledikleri oluyor.

Geçenlerde bir gün vapur biraz gecikmişti. Kandilli iskelesinde bekleyen kibar kıyafetli bir bayan asabileşiyor, sık sık saatine bakıyordu. Nihayet dayanamadı. Yanında duran kırk beş yaşlarında şişman, kara sakallı bir zata hitap ederek:

- Vapur ne vakit gelecek acaba? Diye sordu.

Sakallı zat, gözlüklerinin üstünden garip bir nazarla baktı. Sert bir sesle:

- Ben ne bilirim… Bana ne diye soruyorsunuz? Dedi.

Bayan hafifçe eğildi:

- Afedersiniz, yanlış oldu.

Diye itiraz etti.

Mağrur zat:

- Beni Şirketi Hayriye memuru mu zannettinizdi?.. diye sordu. 

Bayan, hiç tereddüt etmeden şu cevabı fırlattı:

- Hayır, Şirketi Hayriye memuru zannetmedim. Adabı muaşerete vakıf kibar bir adam zannettim!

Okullara “Adabı Muaşeret” dersi konacak, gençliğimize ilişkilerin eğitimi verilecek haberlerini okuyunca, geçen asrın ortalarında yayımlanmış bu fıkra geldi aklıma.

Konu sadece “adabı muaşeret” olsa dahi, bu fıkra hedefe oturmuyordu, bizim buradan bakılarak okunduğunda. Eksiklikten de öte, bir kasıt vardı, bu fıkranın imalatında. Çok ustaca saklanmış, bir düşmanlık demesek de olumsuz düşünmeye “teşvik tedbirleri” vardı; bir kere okuyup geçilmekle kolay kolay farkedilmeyen.

“Sakallı zat”ı bir daha düşünelim.

Kırkbeş yaşlarında, şişman, kara sakallı ve mağrur..

Sakal olacaksa, bırakılacaksa emeklilik yaşından sonra olmalı. Sakalın kara olması da izin harici bir durum olduğunun ispatı. Bir şairin “Hem de şişman herkesten” dediği durum da fazladan.. Gözlüklerinin üstünden garip nazarla bakmak, sert bir sesle konuşmak tasvirine de dikkat. Çünkü kara sakallı.. Karşılıklı muhabere ve gelsin final cümlesi.

Hissesine gelirsek..

Sakın ola, karşılaştığınız kara sakallıları adabı muaşerete vakıf, kibar bir adam zannetmeyin. Birkaç metre uzakta durmak evladır.

Kamplaşma var, kamplaştık diye bağıranlara bir bakın. Böyle ince ince işleyerek, örerek, çizerek geldiler bugün bulundukları yere.

Atlamayalım buraları.

SAVRULMA YA DA SAVUNMA

Geçtiğimiz hafta Sayın Gül’ün, darbeleri araştıran Meclis Komisyonuna gönderdiği ifadesini konu etmiştik gücümüzce. Başka sorular da düştü aklımıza bugün. Maksat hiçbir şey karanlıkta kalmasın, aydınlansın ortalık.

“Cumhurbaşkanı olarak tabiatıyla gerektiğinde inisiyatif kullandım. Yaverlerin tespitinde her zaman Genelkurmayın teklif ettiği üç aday arasından birinci sıradakini onayladığımı da bu vesileyle bilmenizi isterim.”

İnisiyatif kullandığını sürekli vurgulayan Gül, tercihinin hep birinci sıra olduğunu bilmemizi de istiyor. Niye istiyor, değil sorgulayacağımız yer.. Neden hep birinci sıra?

Adayların bir, iki, üç olması, iki ve üçün seçilme hakkını mı ortadan kaldırıyor? İki ve üçün seçilme hakları hiç olmayacak idiyse, niçin bir’in yanına düşürülüyor? Madem öyle, bir Numara tek gönderilir, olur biterdi.

Her zaman bir numaranın tercih edildiğini bilen birileri, niyetleri başka olan birileri yani, bir numara olacakları iki ve üçe kaydırarak, istediklerini getirip bir’e yazmışlarsa, onların ekmeğine tereyağı çalmak değil mi bu durum. Sayın Gül’ün aklına gelmeyebilir bu ihtimaller. Danışmanım dedikleri ne işe yarıyorlardı? Hepsi de anı yazmaya mı oradaydılar?

***

“Darbe girşiimini ikametgahımda Koruma Müdürümden öğrendim. Koruma ekibimin mevcut silah ve mühimmatlarıyla evimi ve ailemi koruma altına adıklarını ve herhangi bir müdahaleye karşı çatışmaya hazır ve kararlı olduklarını gördüm.”

Bu satırlar da Sayın Gül’ün savunmanamesinden. Biraz değinmiştik ama devam etmemiz gerek.

Koruma ekibinin mevcut silah ve mühimmatları.. Çatışmaya hazır ve kararlı kılıyorsa onları, orada bir silah çeşitliliğinden ve önceden temin edildiğinden bahsetmek mümkün.

Acabalar, biliniyor mu idi, sorusuna kadar gitmez mi?

Burayı geçelim. Üstümüze vazife değil. Lakin üzüldüğümüz şu noktayı kayda geçirmezsek olmaz. Bir emekli ve eski Cumhurbaşkanı’nın ülkesinde böyle korunuyor olması, yani böyle yaşamayı kabul etmesi, bu ülkenin bir çocuğu olarak beni üzer, hem de çok üzer.

Şimdi burda yine bir acabalı soru, ama mecburiyetten.

Acaba kimler üzülüyordur, bizden başka?

KANDIRILMAYA KANMAMAK

İktidar yanlılarının ve medyalarının yere göğe koyamadıkları kaymaklardan biri azılı FETÖ’cü çıkmış. 

Bizi önce FETÖ’cüler kandırdı demişti iktidarcı arkadaşlarımdan ve benim tahammül ettiğim biri. Şimdi de yönetenlerimiz ve basıncılarımız kandırmış.

Olabilir dedim, ben de ona. Her nimetin bir külfeti oluyor. Hem o külfetler bizim sırtımıza yüklenmişken, size ne oluyor? 

Not: Başlığımızdaki kanmamak fiili “suya kanmamak”da kastedilen gibi sayılsın. Türkçem yetmeyince böyle anlattım işte.