Siyasetteki gerginlik ve çekişmenin hoyratlık boyutunda sürüp gittiği bugünlerde, toplumun iç dokusunda nasıl bir yarılmaya ve kanamaya yol açtığını işaret eden bir olay aktaracağım bu yazıda.
Kadınların günleri vardır, bilirsiniz. Aynı apartman veya sitede oturan kadınlar kendi aralarında haftada ya da ayın belli günlerinde bir araya gelirler. Altın günleri şeklinde de yapılır. Adı böyle olsa bile, altının yerini cüzi miktarda alınıp verilen para almıştır. Bir yardımlaşmadır, bir tasarruf etme yoludur bu. Bu günlerin toplumsal psikoloji bakımından, pek üzerinde durulmasa da, toplumsallaşma, dostluk kurup geliştirme, kültürel etkileşme ve yaygınlaşma gibi işlevleri olduğu söylenebilir. Bazen bir araya gelerek “dedikodu” yapıldığı şeklinde tasvip edilmediği de ifade edilir, çoğunlukla erkekler tarafından. Velev ki böyle olsa bile, bütün gün evin günlük işlerinden bunalan kadınların ruhsal dünyalarına bir pencere açtığı hesaba katılmalıdır. Diyeceğim, mesela, sosyoloji ya da sosyal psikoloji açısından incelenmeye değer bir toplumsal olgu gibi görünmektedir bana.
İşte, bizim sitede de, fazla düzenli olmamakla birlikte, kadınlar günü yapılıyordu. Bu güne çevredeki yakın apartmanlardan katılanlar da oluyormuş. Kendi aralarında anlaşarak dini bilgisi olan bazı kadın ya da kızları davet etmeye başlamışlardı. Kimi zaman da, hatim indirme kapsamında bir iki cüz dağıtarak Kur’an-ı Kerim okuyorlardı. İhtiyaç durumunda hatmi bağışlıyorlardı.
Siyasetteki gerginlik ve çekişme dolayısıyla, kadınlar günü faaliyetinin önce sekteye uğradığı, arkasından birbirleriyle içli dışlı olanların birbirine tavır aldığı, en sonunda ayrıldıkları bilgisini aldım. Özellikle bir olay, durumun ne boyutta vahamet arz ettiğini ikaz eder niteliktedir. Ailecek de görüşenlerden birisi, diğerine telefon ediyor, artık toplantılara katılmayacağını ve eşinin rızası olmadığını söylüyor.
Bu tür tavır sergileyenlerin şu veya bu taraf mensubu oldukları şeklinde kategorikleştirilmeleri meseleyi anlamaya yardımcı olamayacağı gibi asıl meselenin bizzat bu olduğunu düşünmek yerinde olur. Çünkü inanç, bu inancın değerinin toplumsal ilişkilere yansıyış biçiminde, aslında ayrıştırıcı değil farklı tutum ve tavırları toparlayıcı olduğu açıktır. Bunun belirleyici olma değer ve işlevi yerine, kategorikleştirici bir yaklaşımın ve eğilimin tercih edilmesiyle ayrışma, uzaklaşma, giderek birbirini reddetme, sonu husumete varıcı tutumun hakim konuma gelmesi söz konusudur.
Bilinen bir gerçek olmasına rağmen, hatırlanmasında yarar vardır. Müslüman kişi, elinden, dilinden, varlığından emin olunandır. İnsanların aralarını bozarak tanışıklıklarını, dostluklarını yok eden, yeryüzüne fesat salan hiç olmayandır, böyle olmaması gerekendir.
Kuşkusuz münferit, tekil olaylar, mevzi hal ve meseleler, yanlış kıyaslamalar, genellemeler ve soyutlamalar yapıldığında ciddi tehlike ve zararlara yol açabilirler. Fakat toplumsal olgu ve ilişkiler, çoğunlukla münferit olaylarda mahiyetlerini tezahür ettirirler. Burada “parça bütünün habercisidir” deyiminin anlamını doğru ve kendi bağlamı içinde kavrayıp değerlendirmek gerekir.
Sanırım 2006 ve 2007 yıllarından itibaren “iktidar” olgusu temelinde, siyaset, hukuk, devlet, toplum, insan ve elbette İslam bağlamında, duygu ve nefsin ayartıcı heveslere ve eğilimlere teşne olabileceği üzerinde durmuştuk. Görünen o ki, “iktidar” olgusunun cangılına insan, toplum, devlet ve dünya ölçeğinde savrulmalar hızlanarak başlamıştır. Bunun farkında olmamak değil, farkına varamamak felaketin ta kendisidir.