Bu yılın Mart ayında yandaş gazetelerin hepsinde vardı; 40–50 bin lira maaşa çoban bulunamıyor haberleri. Sonraki aylarda sürü sahiplerinin tekliflerini 100 bin liraya çıkardıklarını da okuduk.

Her dört gençten birinin işsiz olduğu iddiası muhaliflerce hemen hemen her haber bültenlerinde seslendirilirken, çoban maaşlarındaki bu artışa, Cumhur İttifakı hükümetinin enflasyonu düşürme arzusuna set vurmak isteyen dış güçlerin bir operasyonudur gibi bir savunması da olmadı yandaş kalemcilerin.

Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı yetkililerinin bu konudaki sessizliği sürerken, Ticaret Bakanı Sayın Ömer Bolat telefonla katıldığı bir programda halkı bilgilendirmek istemiş. Fakat o, bulunamayan Türk çobanların yerine ikame edilenlerin varlık sebeplerini izaha durunca, konu ulusalcı bir boyuta taşınmış.

“Bugün 25 bin Afgan çoban gitse tarım, hayvancılık kalmaz” beyanatının, “Sosyal medyada bot hesaplar vasıtasıyla operasyonel amaçla servis edilmesi” şikayeti de değil Sayın Bakanın, bizim üzerinde durmak istediğimiz husus.

Çobanlarımızın Afgan olması değil. Cumhur İttifakının Afgan çoban politikası hiç değil.

“Çoban” insanlarımıza bakışları, onları nasıl gördükleri ve niçin kategorize ettikleri sorularına cevap bulma peşindeyiz.

“O arkadaşımızdan çoban bile olmaz.”

Erzurum Büyükşehir Belediye Başkanı, bir ilçenin, partilerinden olmayan adayı hakkında bu tespiti yaparak hemşehrilerini uyarmış.

“Ondan çoban bile olmaz!”

Seçim öncesinde haberi ilk okuduğumda, ne sinemada varız, ne tiyatroda diye sızlanan, tükenmeyi kabullenmiş arkadaşlarım geldi aklıma. Birisine tiyatroda varsınız demeliydim; tatmin belgem olurdu.

Kimin ne olacağını demesek de kimin çoban olamayacağını kesin ve net bilen o kişi, rakiplerine gideceği belli bir ilçeyi, yine kendilerine dönecek bir arkadaşına kazandırmayı, iş bu tiyatrosal destekle sağlamıştır.

“Çoban burada, kibir abideleri nerede?”

İktidar gücüne tepki veriyoruz sandırılarak seçim kazandırılan böyle demiş, çoban giysisi bir kepeneği sırtına alarak tur attığı sokaklarda; mağdur rolünden muzaffer başkan rolüne erdiğinde.

Son sahnesinde, olacağını bildiğimiz ve fakat sürpriz sayılan çoban ve kibir abideleri tanımındakilerin kucaklaşması, tiyatronun komedi üsluplu “Kabare”liğini tescil etmiştir.

“Çoban bulamıyoruz.”  “Türk gençleri çoban olmak istemiyor” haberlerinin ve iktidarı elinde tutanların çobanlara bakışlarının özetlerini ancak böyle ve bu kadar yazabildik derken, bir cümlemiz daha var; özellikle tepki vermeyen din bilgini, ilahiyatçı sıfatlarıyla eşleşmiş meslek grubunun hallerine daha çok üzüldüğümüzü ilan edeceğimiz.

“Hepimiz çobansınız. Hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz.”

Hadisi Şerifiyle talim ve terbiye olmamış mı idik?

YENİ DEYİM ÇIKMIŞ AH BİR DE ANLASAM

Özgürlükleri savunanların söz, üslup, tavır ve duruşlarını beğenmeyen Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın onları, “Ev zencisi” deyimiyle tanımlamasının üzerinden neredeyse bir ay geçti.

Kültürümüze yeni kazandırılan ve 1800’ler Amerika’sında hayat bulmuş bu deyimi, taraftar medyanın Habertürk’ü “Ev zenciliği nedir, kime denir” başlığıyla izah ederken, son bağlama cümlelerinin de ayrıca bir izah istediğini fark ettik.

“Bu terim, genellikle Batılı değerleri veya sistemleri destekleyerek kendi kökenlerini ve toplumlarını küçümseyen kişiler için kullanılır.”

“Alakaya çay demle” diye bir tiyatro repliği vardı; tam burada söylenmesi uygun düşer.

*Götürün, asın. Kararı sonra yazarız” diyen İstiklal Mahkemeleri’nin Kel Ali’sini hatırlaması da mümkün bu savunmayı okuyanların.

En az sekiz, on kişi çok saat uğraşmıştır, bu gerekçe kelimelerini bir araya getirmek için. Kapasitelerini tahmin ettiğimizden yine de başarılı sayacağımız o medya elemanları, belli ki herkesi kendileri gibi bildiklerinden, “O kişiler” için kim, nerede ve ne zaman kullanmıştır bu “Ev zencisi” deyimini, sorusuyla karşılaşacaklarını düşünmemişler.

İnsan bir tane örnek verir, koskoca Türk tarihinden.

Mesela Sayın Bahçeli’nin körüklü çizmesini savunurken hani, Atatürk de giymişti, İsmet Paşa da giymişti diye yazdıklarında, mecburen yine biz, Şener Şen’in “Züğürt Ağa”sını da unutmayın diye uyarmıştık.

Bugün bir şekilde kara gözlüklü bir çizimini koyduğumuz merhum Demirel, damardan levhasından dalardı bu tartışma ortamına.

“Ev zencisi kimdir? Hangi evde ikamet eder? Binaenaleyh evlerde zenci varsa, çarşılarda da vardır, gazetelerde de vardır. Yarın ‘Ev Çinlisi”nin de olduğu iddia edilirse, bu fevkalade yanlış olur, hatalı olur, ayıp olur. Herkes işine baksın.”

Evde yaşayanlar üzerine söylenmiş ve kültür haritamızda kayıtlı deyimlerimiz var bizim.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Sayın Erdoğan’ın, “Ev zencisi” benzetmesini ilk duyduğumda, ki haber bültenlerini can kulağıyla dinlemem, “Ev kedisi” dedi gibi algıladım. Kulaklığımın yetersizliğinden belki.

Kahvehane müdavimleri, evde oturmayı seçmiş, sosyalleşmeden uzak durmuş akranları ve arkadaşları için kullanırlar genellikle. Yani algı yanılgımın bir dayanağı var.

Hatta bizim içinde “Kedi” geçen türkülerimizi de dahil edebiliriz. Mizahi radyo programlarında çok dinledik, Tortum’dan derleyen Muharrem Akkuş’un sesinden. Gerçi orada “Ev yıkanın kedisi” dense de sonuçta bir ev kedisidir.

“Tandıra koydum paçayı / Üstüne örttüm keçeyi

Yedi bir güveç paçayı / Ev yıkanın kedisi”

Yeni bir deyime ihtiyaç varsa, bu vatanın kültür haritasının kayıtlarından bulunup çıkarılır; hem yerli, hem milli. Maksat Amerika aşkı değilse yani.

Biz de bunu dedik.

İŞ ADAMLARINDAN BELLİ OLUR BİR DEVİR

Millî Gazete’mizin “Soykırım sürüyor, vicdanlar taş kesildi! Gazze’ye gidecek ‘Vicdan Gemisi’ne pranga!” başlığıyla duyurduğu haberin hüznü, her okuyan gibi benim de içimi yakınca, 80’li yıllarda bir canlı şahitten dinlediğim bir kahramanlık hikayesini yazmam şart oldu.

1986 yılının 29 Ekim’inde Ankara yakınlarındaki bir kazada kaybettiğimiz rahmetli Muammer Dolmacı ağabeydir anlatılan olayın hakimi.

(Mahir Kaynak, kamyon kazaları servis işidir, der. Bu da bilinsin.)

Afganistan’dan mücahid temsilcileri gelir Dolmacı ağabeyin yanına. Bir çözüm, bir yol gösterme, bir yardım arayışları vardır.

Vatanlarını korumada kullanacakları silahları temin etmededir en büyük zorlukları. Uluslararası sulara demir atmış silah satışı yapan gemilerden, kıyılarına silah taşıyan kayıklarının radara yakalandığı için roketlerle vurulduğunu anlatırlar. O korsan tüccar gemilerinden aldıkları silahları mücahidlere ulaştırabilirlerse, savaşın seyri değişecektir.

Rahmetli Muammer Dolmacı ağabeyin bulduğu çözüm şudur: Almanya’dan temin edilecek tek kişi kullanımlı lastik botları ulaştırmak ve alınan silahları radar tehlikesi olmadan onlarla taşımak.

Müzakerenin şahidinden, bu planın başarı ile gerçekleşmesinden sonra dinlemiştim bu kahramanlık hikayesini. Unutmam mümkün değil.

İş adamlarından belli olur bir devir, demiştik başlığımızda.

Gemileri olan iş adamlarından da belli olur.