Çapulcular medyalaşmalarının 75. yılını Taksim Gezi Parkı’nda kutladılar!

75 yıl öncesinin Mayıs ayının sonları... Günümüzün Haziran başlarına tekabül eder. (Ancak hazırlandıklarından.)

Hatay’ımızın Anavatan’a katılmasını engellemek isteyen Fransa’ya destek verenlerin en başında “Çapulcu”lar gelmektedir.

O gün o topraklarda  Fransız’ları görmek isteyen “Çapulcular, iftiracılar, fırsatçılar, tahrikçiler” bugün Ortadoğu’nun Amerikan-İsrail-İngiliz işgalinde kanlar içinde kalmasını yeterli mi bulmuyorlar yoksa!

Çapulcu, o gün öyle; bugün başka...

İnanan yanlış biliyor, yanlış yaşıyor.

Dahasını da onlar düşünsün.

Yayımladığımız bu belge resim, 26 Mayıs 1938 tarihini taşımaktadır. Bugün “Gezi Olayları”nın yegane destekçisi kartel medyasının ilk patronu Sedat Simavi’nin “Karikatür” dergisinden alınmıştır.

“Tahrikçilerin, fırsatçıların, iftiracıların” başındaki “Çapulcular”ın Fransa’nın altında eyleme kalkışarak basında görünmelerinin 75. yılını kutlayanlar, kimin arkasını kaldırmaya yönelmişlerdir

Şimdi bu soruya cevap bulma zamanıdır.

Pul pul döküldü çapulculuk**

Feriköy’deki Konya Yurdu’nda MTTB’lilerin düzenlediği iftar yemeğinden sonra Şişli Camii’ne teravih için yürüdüğümüzde anlattı; mücadele arkadaşım bir akademisyen.

“Profesörlüğünde emeğim olan ve sevdiğim bir bayan arkadaşım telefon etti geçenlerde.

– Hoca’m! Ben de çapulcu oldum!

Şaşırmıştım. Hemen sordum.

– Annenin, babanın haberi var mı bu durumundan

– Hayır, yok!

– İyi... Söyleme onlara. Çünkü onlar seni profesör biliyor.

Herhalde benden böyle bir tepki beklemiyordu. Size bir soru sorabilir miyim, dedim.

– Buyrun Hoca’m...

– O yakılan araçların, işyerlerinin, ambulansların içinde olmak ister miydiniz

– Ama Hoca’m, biz onlardan farklıyız. Onları onaylamıyoruz.

– Sizin vicdanınız rahat olduktan sonra, biz çapulcu olmanıza ne diyebiliriz Buyrun olun...”

Arkadaşımın üzüntüsünü anlıyordum. Mesele, bir tanıdığının çapulculuk aşkına düşmesi değildi.

“On yıl önce onunla böyle bir konuşma yapacağımızı hiç düşünemezdim. Ne olmuşsa, on yılın içinde olmuştu.”

AKP ile geçen on yıl...

AKP onuncu yılını “Gezi olayları” ile gölgelendirmemeliydi. Lâkin biz bunu on yıldır anlatamıyorduk.

Bizim üzülmemiz ve onların anlamaması, gömlek farkından mı dersiniz Feriköy’deki Konya Yurdu’nda MTTB’lilerin düzenlediği iftar yemeğinden sonra Şişli Camii’ne teravih için yürüdüğümüzde anlattı; mücadele arkadaşım bir akademisyen.“Profesörlüğünde emeğim olan ve sevdiğim bir bayan arkadaşım telefon etti geçenlerde.– Hoca’m! Ben de çapulcu oldum!Şaşırmıştım. Hemen sordum.– Annenin, babanın haberi var mı bu durumundan – Hayır, yok!– İyi... Söyleme onlara. Çünkü onlar seni profesör biliyor.Herhalde benden böyle bir tepki beklemiyordu. Size bir soru sorabilir miyim, dedim.– Buyrun Hoca’m...– O yakılan araçların, işyerlerinin, ambulansların içinde olmak ister miydiniz – Ama Hoca’m, biz onlardan farklıyız. Onları onaylamıyoruz.– Sizin vicdanınız rahat olduktan sonra, biz çapulcu olmanıza ne diyebiliriz Buyrun olun...”Arkadaşımın üzüntüsünü anlıyordum. Mesele, bir tanıdığının çapulculuk aşkına düşmesi değildi.“On yıl önce onunla böyle bir konuşma yapacağımızı hiç düşünemezdim. Ne olmuşsa, on yılın içinde olmuştu.”AKP ile geçen on yıl...AKP onuncu yılını “Gezi olayları” ile gölgelendirmemeliydi. Lâkin biz bunu on yıldır anlatamıyorduk.Bizim üzülmemiz ve onların anlamaması, gömlek farkından mı dersiniz

 

 

İnönü Viyolonsel çalıyormuş

“Milli Damat” sıfatıyla ve ömrünün çoğunu TBMM’de “Kontenjandan senatör” olarak geçiren gazeteci Metin Toker’le evlendiğinde, Gazetecilerin “Türk basını şeref kazandı” diye başlıklar attığı İnönü’nün kızı Özden Hanım anlatıyor: Babam Başbakanlıktan ayrıldıktan sonra ağabeylerim maça gitmek istemişler. Atatürk köşkten bilet ve araba göndermişti. Yine aynrı günlerde “Ülkü’nün yaş günü için köşke gitmiştim” bu cümle de Özden hanım’a ait. Demekki kendileri de köşk tarafını takip ediyorlarmış. Davet edildik, araba gönderildi, bindik gittik, demediğine göre...Takip edilmeyen yaş günü unutulur.

“Atatürk yanıma geldi, beni sevdi ve babamı sordu. Babam o günlerde viyolonsel ve ingilizce dersleri almaya başlamıştı”

Hissettimki Atatürk hepsinden haberdar! Babamın ne yaptığını, kimlerle görüştüğünü, bütün hayatımızı takip ettiği belliydi” (Kübra Par-Röportaj- Haber Türk)

“Bütün hayatımızı takip ettiği belliydi” diyen İnönü’nün kızı Özden Hanımın vurgulamak istediği “takip altında” zor şartlarda yaşadıkları mıdır

Ağabeyleri maça gitmek istemişler. Atatürk haberli.. Köşkten bilet ve araba geliyor. İki kardeş birbirine, haydi maça gidelim, demişler de mi Atatürk duymuş Yoksa evlerindeki resmi hizmetçilerin hepsi biraradayken, iki biletimiz ve bir aarabamız olsa da, maça gitsek, demişlerdir

O günlerde maça gitmenin şartları nasıldı Yürüyerek ya da dolmuşla gitmeyeceklerine göre İnönü’nün oğulları, bir taksi de mi tutamazlardı

Babaları Başbakanlıktan ayrılmıştı ama, yinede işsiz sayılmazdı. Milletvekili maaşı ve üstünde tapusu olan onca mülkün geliri oğullara yetmez mi Hem daha ortada damat bey de yok.

Özden hanım, ağabeylerinin, “Başbakanlıktan alındıysa babamız alındı. Bizi ne ilgilendirir.Biz aynen devam ederiz hayatımıza” şeklinde anlatabileceğimiz tavırlarının farkında değil mi, yoksa peşin peşin böyle bir ihtimal gelmesin aklınıza, mı demek istiyor

“Ülkü’nün yaş günü için köşke gitmiştim” bu cümle de Özden hanım’a ait. Demekki kendileri de köşk tarafını takip ediyorlarmış. Davet edildik, araba gönderildi, bindik gittik, demediğine göre...Takip edilmeyen yaş günü unutulur.

“Atatürk yanıma geldi, beni sevdi ve babamı sordu. Babam o günlerde viyolonsel ve ingilizce dersleri almaya başlamıştı”

Viyolonsel ve İngilizce dersleri almaya başlayan bir eski Başbakan... Atatürk demediğine göre bunları ona, acep sebebi ne ola

Gayet normal değil mi Atatürk’ün öğrenmeye çalışması... Yoksa bir rahatsızlığı mı var Başbakanlıktan alınınca boşluğa mı düştü Doktoru Viyolonsel çalarsan ve İngilizce konuşursan geçer mi dedi “Babamı sordu” diye somurtmasının ne anlamı var

Tarih kitapları neden viyolansel çalmasını açıklamıyorlar Keman çalsa olmaz mı idi Sonraları “Gürsel-Egesel”de ortaya çıkan “Sel” aşkı mıdır İnönü’deki

İnönü Başbakanlıktan ayrılmış, evinde viyolonsel çalıyor. Sokaktan geçenler duyduklarında sanacaklarki, İnönü ağlıyor, inliyor... Gı, gı, gı, gıy, gıy, vıy, vıy, vay, vay, vay...

Özden hanımın bu anlattıklarından şunu da anlamamız mümkün: Başbakanlık koltuğuna oturan İnönü karakterindekiler bir şekilde müzikle ilgili olduklarını göstermek durumundadırlar. Hatırlayınız T. Özal’ın “Şuraya bir kaset koy da neşemizi bulalım Semiraaa!” dediği Boşbakanlık günlerini... Kaset çalmak, viyolonsel çalmaktan daha kolaydır hükmü, kolaycı T. Özal’ın işine yaramıştır. Gerçi onun ailesi de yabancı sayılmaz müzik aletlerine. O’nun milli damat’ının davulcu olduğunu unutmadık.

Bir başka İnönü’cü Demirel de göstermiştir icraat yıllarında müzikten yana olduğunu. Gerçi onun başbakanlık yıllarında uygun “Kültür Bakanı” tesadüf etmediğinden, mecburen Çankaya günlerine sarkıtmıştır bu İnönücülük yanını. Etrafına topladığı bindirilmiş ve indirilmiş şarapçılara yorulana kadar”Yuh” çektirdikten sonra kalkmış “İşte çağdaş Türkiye” diye haykırmıştı. Kiralık orkestra o anda 8. senfoni’yi bitirmiş, 9. senfoni’yi çalmaya başlamıştı.

Orkestranın Viyolenselcisi ve Saksafoncusu olduğundan, Demirel de T. Özal gibi kenarda göstermişti. İnönü geleneğine bağlı musikişinaslığını.

Gerçi Demirel Çankaya’ya çıkarken söylediği “Ben İsmet Paşa hayranıyım” demesini herkes duymuştu. Israr edilse idi Viyolonsel ya da saksafon çalabilirdi.

Neden Saksafon, sorusu burada abes kaçar. Çünkü herkes şunu da biliyordu: Demirel nizamiyelerde dolaşmaylı seviyor. Peki orada ne çalınabilirdi

Not: Gelecek zamanda yazarız Özden Hanım’ın “Dolmabahçe’deki entrikalardan” bahsetmesini ve “ İkisi de hasatlarmış” demesini. Hem elimizde bir belge de var.

Tarihte mizah

Pazarlığa paydos

 

Millet Meclisine yeni bir layıha verildi. Pazarlık denilen kepazelik ortadan kalkıyor. Biraz düşünürsek, gözünü kırpmadan ikiyüz kuruş istediği malı “Senin güzel hatırın için” yavesile elli kuruşa bırakmak bir çeşit dolandırıcılık teşebbüsü idi. Sade dolandırıcılık olsa suçu esnafa aittir. Fakat bir de müşterinin fizyonomisine bakıp sersemliğini hesapladığı düşünülürse, insan büsbütün dinden imandan çıkıyordu. Bu kötü ve geri adetin büsbütün ortadan kalkması arifesinde bir muharririmiz parlak bir anket yaptı ve işte yazıyoruz.

Çarşıya çıktım manifaturacı Salamon’un dükkanına girdim. Tezgahın arkasına geçmiş özene bezene bir şeyler yazıyordu. Yaklaşıp baktım. Mürekkeple fiyat etiketleri donatıyor.

- Hayrola Salamon nedir o yazdıkların Diye sordum.

- Fiyat listeleri, dedi hazırlıyoruz.

- Neye hazırlıyorsunuz

- Pazarlik kalkincas, her şeyin kıymeti üzerinde olacak.

- Pekalâ, fakat daha kanun çıkıncaya kadar epey vakit var.

- Haydi sen yabanci değilsin söyleyeyim... Bunu bende biliyorum ama işim ancak biter.

- Sebep!

- Yuf olsun sana be!Sabah itiketi ayrı olacak! Malum a, siftah meselesi. Öğle itiketi ayrı olacak, akşam pazari yine ayri. Sonra, paskalya, yortu, bayram, yılbaşi, Ramazan itiketleri de ayri olur. Dosta, düşmana da ayri ayri itiket yapmalı.

Rizeli yazmacı Dursun efendi daha başka türlü konuşuyordu.

- Böyle pi şey tuymuşluğum var! Tükani satacağum kibi keleyi ba!

- Aman neden Dursun dayı

- Pileyimisun pizim müşterilerin cümlesi kan ayakludur. Pazarluksuz aksata etmezler. O verecek sâ 10 kuruş, sen isteyeceksun pir mecidiye. O verecek 12 kuruş sen tayanacaksun.

- İyi ama o zaman müşterilerde pazarlık etmeyecek.

- Öyle müşteri haniyadur. Pu devirde kari kısmı pazarluksuz söz eder mi hemşeri Tükanci kısmi sapurli olacak tedumse  işte pu pazarluk sebebine tedum!

Tur hele pu işe de elbet akul eretsek.

(Şimdi imtihan vakti. Çıkarın kağıt kalemleri: Layıha, yave, kan ayaklı, mecidiye kelimelerini bilelim ve bir cümle içerisinde kullanalım)

(Karikatür-kulak misafiri)

Bizi Böyle Çiziyorlardı - 57

Mustafa Miyasoğlu Ağabey’in ardından

 

“Sizde bir Hareket kompleksi var; Hareket’te ise Cumhuriyet kompleksi...”

MTTB’nin basın-yayın odasında “Milli Gençlik” dergisinin mizanpajları üzerinde çalışırken böyle demişti.

Kırk yıl önce başlayan ilişkimizin start cümlesi olarak hatırlarım bu dediklerini; o ana kadar başka selamlaşmalarımız, sohbetlerimiz olmasına rağmen... Ki orası MTTB idi.

Yeniden ve daha teferruatlı düşünmem için böyle sert bir cümle duymam gerekiyormuş. Söylediği doğrunun farkına, ancak o söyledikten sonra varmıştım.

Doğruydu, o günlerde bizim yakanın popüler dergisi Hareket’e hayranlığımız... Milli Gençlik’i eline alanların “Hareket gibi” demelerini duyduğumuzda kendimizi başarılı sayacaktık/sayardık.

İşte o gün, onun demesiyle Hareket’in tavrının farkına vardık ve Milli Gençlik’i sadece kendisi olarak düşünmeye ve tasarlamaya başladık.

“Umut Suları”nı sahneye koyma çalışmalarında da yanındaydım. Şehir Tiyatroları’ndan gelen Yalçın Akçay’ın amatörlere tiyatro dersi vermesinden bana ne düşecekti, bilmem ki

İlk romanı “Kaybolmuş Günler”in basım aşamasındaki heyecanına da tanığım Miyasoğlu Ağabey’in. Fatih Gençlik Vakfı’nda geceleri, o gün dizilmiş sayfaların tashihine gelen Kitap Kulübümüz sorumlusu Galip Boztoprak’ın düzeltmelerine bakar, “Şu iki paragrafın arası bir satırlık daha açık olsun. Okuyucu burada bir derin nefes alsın.” Gibi şevkini yansıtan cümlelerini duyardım.

Pakistan yıllarından sora Millî Gazete’de yeniden birlikte olduğumuzda, isterdim ya da sanıyordum ki, geçmişte ne kadar “Değmesin Yağlı Boya” sayfası varsa görmediği, okumadığı; isteyecek ve oturup konuşacağız. Ama öyle olmadı. Bir akşam pikaj masasındaki kartonlara mumlanmış yazılar arasında dolaşırken gördüğüm mizahla ilgili bir yazısında, şöyle bir cümlesini okuduğumu hatırlıyorum: Bizde bu işi Necati yapıyor! Yahut mizahla meşguliyetimi anlatan tek bir cümle...

Sonraki günlerde sohbetlerimizde o akşam yaşadığım iç kırgınlığımın haklılığını unutturan çok cümlesini duydum. Bir Ağabey’in böyle işleri/görevleri de var.

Eski mecmuaların satır aralarından çıkardığım Necip Fazıl haberlerinin fotokopilerini biriktiriyordum. Uzun telefon sohbetlerimizde de söylemedim. Bizzat kendisine verecektim. Nerden buldun bunları Desin istiyordum. Hastaneye yattığını duyduk.

MTTB tarihini yazmak istiyorum, dediğine bir kaç kere şahit olmuştum, o yıllardaki arkadaşlarla bir araya geldiğimizde. Bilmem, yayınlanmamış notları arasında var mı Son karşılaşmalarımızdan birinde, sen yazmazsan ben denemek istiyorum. Ama benimki olursa, anı türünden olacak. Dediğimde, gülmüştü. Çünkü biliyordu, bazı Kahramanlara muhalefetimi...

MTTB’de Necip Fazıl’ın eleştirilmesini engelleyerek, onun Necip Fazıl olarak bilinmesini ve saygı duyulmasını öğreten ve sağlayanlardan edebiyatçı ağabey Mustafa Miyasoğlu’na rahmet dilerken, oğullarında göreceğimizi biliyorum onun biraz mahzun hatlar taşıyan sevgi bakışlarını...