Hem ekonominin “kitabının yazıldığı” söyleniyor hem de “ekonomik kurtuluş savaşı” (ne demekse) verildiği.. Hem ekonomide “yeni bir şeyler denendiği”, hem de “küresel saldırı” olduğu söyleniyor aynı anda… Bir sürü şey söyleniyor ve hepsi de birbiriyle çelişirken bunların hangisine inanmak gerek acaba?
Kendi aleni yanlışları ve bunlarda manasız ısrar yüzünden halkı müşkül duruma düşürenler, göz göre göre fakirleştirenler, TL’yi tarihin en değersiz konumuna mahkum edenler, en azından bu durumun sorumluluğunu alıp halka bir izahta bulunmak durumunda değiller mi? bunu talep etmek nasıl “devlet düşmanlığı” veya “hükümeti yıkmak” gibi ilgisiz şekilde algılanabilir?
Siyasi iktidarlar yaptıklarından sorumluysa bunun gereği olarak yanlış politikaların hesabının topluma verilmesi de gayet tabiidir. Bu talebi anında saçma sapan komplo teorileriyle ele almak ve iktidar medyası eliyle bu algı ve propagandayla kamuoyu gündemini iğdiş etmek en başta hakkın rızasına aykırı değil midir?
Yönetim mevkiinde bulunanlar, bu sorumluluğu alırken insanların vebalini de yüklendikleri gerçeğini unutuyor herhalde. Maalesef ülkemizde, siyaset bir meslek ve üstünlük aracı gibi algılandığından, siyasetçi de seçilene kadar peşinden koştuğu halkı, seçildikten sonra hakir görmeye başlıyor. Kendisini “vekil” değil de “halkın amiri” gibi konumlandırıyor. Bu büyük bir vebaldir ve kul hakkıdır. Ortaya konan politikalar zaman zaman yanlış sonuçlar verebilir, bu gayet normaldir. Gerek iç ve dış konjonktür, gerek başka şartlar, gerekse de “beşer şaşar” şeklinde özetlenebilecek birtakım faktörler buna neden olabilir. Ancak böyle olması bile yönetim mevkiindekileri, sorumluluğunu aldıkları kitlelere karşı “sorumluluktan münezzeh” kılmaz, böyle bir ayrıcalık tanımaz. Bundan dolayıdır ki, Mehmet Akif’in Hz. Ömer adaletini betimlediği, “Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa koyunu, gelir de adl-i ilahi sorar Ömer’den onu” dizeleri yöneticinin sorumluluğu açısından bir öz teşkil etmektedir. Bu ilkenin ifade ettiği hasleti es geçmek ise bugün yaşadığımız tuhaflıkları kaçınılmaz kılmaktadır.
Uygulanan yanlışlığı kanıtlanmış politikalar sonucunda daha da fakirleşen, geliri giderek eriyen, ay sonunu getiremeyen insanlardan önce bir özür dileyip helallik almak yerine akla mantığa ve insafa sığmayan şekilde mukabele etmek, en azından eski Türkiye’de yoktu. Evet kriz vardı, devalüasyon vardı, geçim sıkıntısı vardı ama “geçinemiyoruz” diyene de “köprülere, yollara bakın şükredin türünden saçmalıklar da söylenmiyordu.
Ortaya çıkan “arabanın duvara toslaması”, yani ekonomik fiyasko manzarasını bile eldeki propaganda gücü ve omurgasız medya eliyle bir “başarı hikayesi” gibi sunmaya çalışmak en hafifinden ayıptır. Ekonomideki yönsüzlüğü, politikasızlığı ve başarısızlığı, anki çok ince hesaplar yapılmış ve hala yapılıyormuş gibi “yeni bir şeyler deniyoruz” diye savunabilmek de ayrı bir maharettir!
Kontrolden çıkan ekonomik dengeleri perdelemek ve halkı da bu duruma ikna etmek için “faizsiz sisteme geçmek” gibi bir kızıl elmayı ortaya koymak ise insanların bu konudaki hassasiyetlerini istismardan başka bir şey değildir. Herkes bilmektedir ki, siyasi iktidar seçim öncesinde piyasalarda para dönsün ve ödemeler rahatlasın, seçim sath-ı mailine de daralan ekonomik aktiviteyle girilmesin maksadıyla “faiz oranlarını” düşürmek istemektedir. Bu, daha önce de böyle olmuştur. Vatandaş, zordaki esnaf, şirketler kredi çeksin, bir miktar rahatlasın ve ekonomide geçici de olsa bir bahar havası oluşsun ve seçime de bu atmosferde gidilsin… Amaçlanan faizsiz sistem falan değil, “düşük faizli ve bol kredili” bir ortamdır.
Ekonomide yeni bir şeyler denediği söylemi de enteresandır. Güya alternatif bir şey “denendiğini” iddia etmek ama bunu da “faizli sistem” içinde yapmaya çalışmak çelişki olmuyor mu? Aslında herkes biliyor ki, denenen hiçbir şey yok. Sadece kamuoyunu tuhaf algılarla bulandırmak ve ortadaki ekonomik fiyaskoyu konuşturmamak, hatta buradan da bir ucuz kahramanlık hikayesi çıkartabilmek!
Bir AKP milletvekilinin ekonomik sıkıntıya karşı halka sunduğu “Normal şartlarda 1 kilo et yiyorsak yarım kilo yeriz. Domatesi 2 kilo yerine iki tane alırız. Kış günü turfanda sebzeleri kullanmak zaten sağlığa da çok faydalı değil” tavsiyesi dahi, mevcut kafa yapısının bir tezahürüdür. Bir başka AKP’li vekilin, “Belki soğan ekmek yiyeceğiz aylarca ama güvenliğimizden asla kimseye taviz vermeyeceğiz” sözleri de benzer bir meseleyi sulandırma gayretidir.
Bu ülke, “yeni bir şey” denemek isteyenlerin deney laboratuvarı, bu ülke insanı da kobay fareleri değildir. Saçma sapan ekonomik argümanlar ve kuru bir inat uğruna ortaya çıkan korkunç fakirleşmenin üstü “faizsiz sisteme geçeceğiz” masallarıyla da örtülemez. Miting meydanlarında fi tarihindeki kuyruklardan bahsedenlerin, bugünkü kuyrukların da hesabını vermesi gerekir.