Kimsenin halinden memnun olmadığı garip bir dönemde yaşıyoruz. Bir araya gelmeye korkuyoruz. Her iki cümlemizden biri şikâyet ve memnuniyetsizlik kokuyor. Kötü haber alma kapasitemizi çoktan doldurduk. Durduk yere gelmedik bu hale. Bir düzen kurulduysa/kuruluyorsa eğer birilerinin çok çalışmasıyla ve birilerinin de yan gelip yatmasıyla oluyor. Memnuniyetsiz olmak işin kolay tarafı, önemli olan bizim durduğumuz yer.

Her seferinde işin kolayını seçiyoruz. Olay patlayana kadar herkes kör sağır dilsiz. Olay bir patlamaya görsün herkes hassas, herkes duyarlı. Belki o patlama bizi uyandıran, olayları fark etmemizi sağlayan bir kırılma noktası oluyor. Ancak bu hassasiyet o anda kalmamalı. Zaten o anda kalıyorsa bir kırılma noktasından da bahsedemeyiz. Bu hassasiyetimizi, duyarlılığımızı ne kadar sürdürebiliyoruz? İşte asıl önemli olan bu.

Bugün ormanlarımızı yaktıkları için yanıyor canımız. Hepimiz öfkelendik, canımız yandı olanlar karşısında. Böylesi tüm toplumu ilgilendiren durumlar hepimizi bir araya getirmeli, toplumsal dayanışmayı kuvvetlendirmeliydi. Olmadı da değil çok güzel yardım organizasyonlarına şahit olduk. Ülkemizde bulunan Filistinli, Suriyeli, Doğu Türkistanlı kardeşlerimizin hemen olay yerine koştuğunu gördük. “Siz bizim yaralarımızı sarmak için çalıştınız şimdi sıra bizde” dercesine... İşte tam bir kardeşlik örneği dedirttiler. Bu kadar da değildi elbette. Evini, aracını yangın bölgelerinde kullanıma açanlar, yiyeceğini paylaşanlar, yangından kurtulan kelebeğe can suyu olanlar…

Bu güzel örneklerin yanında maalesef sesler yükseldi, birbirimizi kırdık, öfkemizin esiri olduk. Herkes bir taraf olmanın derdindeydi. Elbette sorumlulardan, tedbir almayanlardan hesabı sorulması gerekiyor. Ama birbirimizi kırıp dökerek değil. Sesimizi birbirimize değil, sorumlu olanlara karşı yükseltmeliyiz. Hepsinden öte bugün ormanlara böylesine sahip çıkarken yarın da aynı hassasiyeti sürdürebilecek miyiz? Bu olaydan ders çıkartıp çevre bilincimizi kuvvetlendirebilecek miyiz? Eğer hassasiyetlerimiz, acılarımız gündeme göre değişiyorsa ve o anda kalıyorsa acımız gerçek bir acı diyebilir miyiz? Biz bu kadar unutkanken bu acılara neden olanlar elbette hesap vermez, elbette bize aldırış etmeden yıkıma devam ederler.

Dün denizlerimize üzülüyorduk bugün denizleri kirletmeye devam ediyoruz. Ondan önce Filistin’e üzülüyorduk. Şimdi ne haldeler bilmiyoruz, gündemimizden düştü bile… Filistin’den bir önce neye üzülüyorduk hatırlayan var mı? Bu kadar hızlı değişiyor acılarımız. Bu kadar hızlı unutuyoruz. Bugün ormanlarımıza üzülüyoruz da yarın hatırlayacak mıyız acaba? Böylesi bir ortamda elbette hiçbir şey değişmez. Görüyorum kimse bu durumdan hoşnut değil. Ama kimse harekete geçmiyor. Herkes bir diğeri bir şeyler yapsın diye bekliyor.

Görünen o ki hepimiz aynı havuzun içinde acı çekmekteyiz. Kimse halinden memnun değil. Bu havuzun suyu zehirliyor hepimizi. Canımızı yakıyor. Herkes bu havuzdan çıkmalı, kurtulmalı nidaları atıyor. Ama kimse havuzdan çıkmak için bir çaba harcamıyor. Görüyoruz çıkış merdiveni orada. Belki merdivenin hemen yanındayız belki havuzun diğer ucundayız. Sonuç itibariyle görüyoruz çıkışı. Biliyoruz oradan çıkınca önce kendimizi sonra diğerlerini kurtarabileceğiz. Ancak kimsenin acı da çekse alıştığı ortamdan çıkmaya niyeti yok. Böyle böyle bu havuzun gönüllü köleleri oluyoruz… Bir kurtarıcı bekliyoruz. Bir kurtarıcı gelse elini uzatsa ve çıkarsa bizi bu havuzdan… Hâlbuki insanın en büyük kurtarıcısı kendisidir. Bilmiyoruz…