Önce fıkramızı anlatalım: “Bir ‘Arâbî hurma toplamak için ağacın tepesine çıkmış. Tam tepede iken müthiş bir fırtına esmeye başlamış. Arap, “Ya Rabbi! Sağ sâlim yere ineyim, 10 deve kurban edeceğim!” demiş. Birazdan fırtına azalmış, Arap ağacın yarısına gelince, “Beş deve olsun!” demiş. Biraz daha inince, “3 deve olsun!” demiş. Deve sayısını azalta azalta inmeye devam etmiş. Ayağı yere basınca, bu defa, “Arap fakir, kurban mâfiş [Aslı, “mâ fihi şey’un” olan kelimenin dilimizdeki karşılığı şudur: “Hiçbir şey yok” ya da kısaca “yok”] demiş. Bu fıkrayı Kurtuluş Savaşı yıllarına uyarlayabiliriz. Savaşın az öncesinde ve savaş yıllarındaki manzara şuydu: TBMM duâlarla, Tekbirlerle, salât u selamlarla açılmıştı. Başkanlık kürsüsünün arkasında; “Veşâvirhüm fi’l emr” âyet-i kerimesi asılıydı. Meclis çalışmaya cephedeki Mehmedciğin muzafferiyeti için duâ ederek başlardı. Anayasa hükmündeki kanunla; “Devletin dininin İslâm olduğu” belirtilmişti. O yıllarda Anayasa Kur’ân’dı. Bütün mahkemelerde Şer’î hükümler geçerliydi. Yine kanunda, TBMM’nin aslî vazifesinin, “Ahkâm-ı İlâhiyenin tenfizi” olduğu belirtilmişti. Yani Meclis’in aslî görevi, “Şer’î hükümlerin uygulanıp uygulanmadığını kontrol etmekti. “Şer’iyye ve Evkaf Bakanlığı”  vardı. Yani, “Şeriat ve Vakıflar işlerine nezâret eden bakanlık.” Bu bakanlık protokolde ilk sırada yer almaktaydı. Cephedeki bütün subaylar ve Mehmedcik namazlarını kılardı. Hele düşmana karşı taarruz yapılacağı sırada herkes gusül abdesti alır, şehâdete hazırlanırdı. Ceplerinde ya Kur’ân-ı Kerim, ya da Mushaf-ı Şeriften bir sahife taşırlardı. Askerlerin dilinden Tekbir düşmezdi. Kurtuluş Savaşı için nizâmî ordular teşekkülü esnasında orduya asker kaydetmek için şöyle propaganda yapılmaktaydı: “Bu Kurtuluş Savaşını yapmazsak, Yunan gâvuru gelecek, Kur’ân’ı apteshane kâğıdı yapacak. Başınıza Yunan gâvurunun şapkasını geçirecek. Ermeni Vasil başınıza vali olacak. Ezan-ı Muhammedî susturulacak! Siz buna razı olur musunuz?” İşte bunu duyan, yedi sene yedi cephede savaşmış, gâzi olmuş, yaralanmış halk, yarasına-beresine aldırış etmeden orduya yazılır, cepheye koşardı.

Peki, savaştan sonra ne oldu? Yani zafer kazanıldıktan sonra? Tıpkı fıkradaki   “Arap fakir, kurban mâfiş” denilmesi gibi. Zafer kazandıran ruh bütünüyle inkâr edildi. Kur’ân okumak ve okutmak, Kur’ân öğrenmek ve öğretmek, Ezan-ı Muhammedîyi aslî şekliyle okumak yasaklandı. Şapka kanunu çıkarıldı. Halk idam sehpasına çıkmamak için öldürdükleri Yunan gâvurlarının kanlı şapkalarını giymeye mecbur oldu. İtalya’dan getirilen kirli, pis, ikinci el şapkaları satın aldı. [Vitali Hakko servetinin temelini Kapalıçarşı’da açtığı şapkacı dükkânından elde ettiği gelirle yaptığını söylemiştir.] Fatih Sultan Mehmed’in vakfiyesinde cami olarak yazılı olan, fethin sembolü Ayasofya’da namaz kılınması yasaklandı. O devirde yapılanları sıralarsak bu sütun değil, sütunlar kâfi gelmez.

Aslında sözü şuraya getirmek istiyoruz: 15 Temmuz’da cidden “İkinci Kurtuluş Savaşı” verildi. Bu kahraman millet, yedi düvelin yurdumuzu işgâlini bir kere daha önledi. Ne ile? Göğsündeki imanla. Minarelerden yükselen salâların mânevi havası ve ay-yıldızlı bayrağın hatırlattığı hürriyet sevdası ve vatan sevgisi ile. Allah’a ve Resûlullah’a olan bağlılığı ile… O gece bir millet, işte bu şuûrla bir oldu, beraber oldu. Yekvücut oldu. Sıkılı yumruk oldu. Vatan hâinlerinin ve onların ipini ellerinde bulunduran bilumum kuklacıların karşısında durdu. 

15 Temmuz öncesinde, TBMM’de Besmeleden sonra yemin eden milletvekilinin Besmelesi tutanaklarda yer almamış. Fatiha-i Şerife de yer almamış, onun yerine “x” işareti konulmuş, Besmele çeken milletvekiline tepki gösterilmişti. 

15 Temmuz’da bu necip ve kahraman millet ne istediğini net bir şekilde ortaya koydu. Lütfen bu milletin hissiyatına saygı gösterilsin ve bu defa da “Arap fakir, kurban mâfiş!” denilmesin. Bilmem anlatabildik mi?..