İktidar partisi, iki yerel seçimdir kazanamadığı İstanbul’daki mevcut “fiili” durumu da bahane ederek bir siyasi propagandaya girişmiş. Şehrin ilan panolarına “Senin hayatından gidiyor” afişleri asılmış. Çeşitli konu başlıkları altında ana muhalefet partisinin elindeki belediyeye yönelik eleştiriler, “Senin hayatından gidiyor” başlığı altında veriliyor.
Bu siyasi reklam kampanyasında mevcut ana muhalefet partisi belediyesi hedef alınırken, asıl mesaj vatandaşa veriliyor. Ve bu mesaj verme durumu da, vatandaşa karşı sitemle karışık bir tonda yapılıyor. Kampanyada bahsedilen hususlar üzerinde tartışmalar iktidar medyasında her gün arzı endam ediyor zaten. Ancak siyasi eleştiri adı altında kafadan vatandaşı suçlar tondaki slogan, aslında dönüp dolaşıp iktidarın kendisine dönebilecek bir açık kapı bırakıyor.
Bu slogan, yerel kent gündemini hedef alarak (ki kent yönetiminin 25 yılında da bizzat yer almışlardı ve bazı sorunlar kendi dönemlerinde de mevcuttu) ortaya atılsa da, Türkiye’nin son yılardaki başat gündemini, yani ekonomideki kriz/buhran karışımı sıkıntıları ve halkı nefes alamaz hale getiren hayat pahalılığı ve geçim sıkıntısını hesaba katınca, toplumun son dönemde yaşadıklarını belki de en çarpıcı, en açıklayıcı ama kullananlar açısından da en fiyasko şekilde ifade eden slogan oluveriyor.
Eleştirel bir şekilde ortaya atılan bu slogan, toplumda ister istemez “özeleştirel” bir tını kazanıyor. İnsanlar, zaten hiç çözülemeyen trafikten de şikayetçi ama giderek bir barınma krizine dönüşen fahiş kiralar daha fazla can yakıyor. Belediyeyle ilişkilendirilen günlük sorunlar, hayatını idame ettirmeyi giderek zora sokan sorunların yanında insanlara daha hafif gözüküyor artık.
Bir düşünelim. Cumhuriyet tarihinin hangi döneminde ev kiraları maaşların yarısına hatta daha fazlasına ulaştı? Asgari ücretlilerin gelirlerini aşan bir yapıya bürünen kira sorunu nedeniyle, evlerini terk edip geceliği 200-300 liraya otellere yerleşen emeklilerden bahsediliyor. Ne zaman böylesi ibretlik bir sıkıntıya düştü Türk toplumu?
Türk ekonomisinin, 80’lerde, 90’larda çok kriz yaşadığını gördük. Yapısal sorunlarının çözemeyen ekonomi, başta enflasyon ve döviz kuru kaynaklı birçok krize girdi, ancak azami 1-2 yıl içinde krizler atlatıldı, çarklar yeniden dönmeye başladı, insanlar yeniden eski hayatlarına döndü. Bu son yaşadıklarımız, kriz tanımını kesinlikle aşan bir nitelikte. 2021’deki enflasyonun patlamasından sonraki süreçte toplumsal olarak bir yoksullaşma görüldü ve insanlar eski düzeylerine ulaşamadı, ulaşacaklar gibi de görünmüyor.
Maaşla geçinen insanların en temel insan haklarından olan barınmaya bile erişimi zorlaşıyor ki, belki de tarihte ilk kez TOKİ kiralık konut projesi duyurmak zorunda kalıyor. Bazı insanlar için ucuz sosyal konuta erişim bile imkansızlaşıyor çünkü.
Son iyileştirmeyle(!) en düşük emekli maaşı 20 bin liraya çıkıyor (ve 5 milyon kişi en düşük, milyonlarca kişi de ondan biraz fazla maaş alıyor) ama hala “sefalet ücreti” sayılan asgari ücretin 8 bin lira gerisinde. Mantıken, emekli olduktan sonra çalışmamaları gereken insanlar, hele bir de ev sahibi değil ve kiradalarsa, hayatlarını idame ettirebilmek için çalışmak mecburiyetinde kalıyorlar. Bu durum başlı başına çok büyük bir toplumsal sorundur ve çözümü için herkes kafa yormalıdır.
İnsanların en büyük meselesinin geçinebilmek, ay sonunu getirebilmek olması kabul edilebilir değildir ve ortada büyük bir sorun var demektir. Bu mesele, “seçimden önce kesenin ağzını biraz açarak” falan da geçiştirilemez.
Kiraların yüksekliğinden şikayet edene S400 masalları anlatmak veya 20 bin liraya çıkan emekli maaşlarını beğenmeyenlere “şükürsüz” demek, en hafif tabiriyle de ayıptır.
Çünkü, söz konusu olan genciyle yaşlısıyla, bu ülke insanının hayatıdır ve sloganik olarak söylemek gerekirse de, “Bizim hayatımızdan gitmektedir”!