Biz, senin inancını önemsemiştik
Posta’cı kaç ker utanır
Geçtiğimiz Perşembe günkü Milli Gazete haberini yapmıştı; Posta gazetesinin “Al sana Tanıtım” başlığı altında duyurduğu olayı.
Ne yazıyordu “Al sana Tanıtım”ın altında
“Tokat’a 13 ülkeden 150 fotoğrafçı davet edildi. Amaç; bu fotoğrafçıların çekeceği görüntüler ile Tokat’ın dünyada tanıtımını yapmak.
Fotoğrafcılar dün ilk kez sokağa çıktı. Yanlarından kara çarşaflı bir kadın geçince hepsi büyük bir ilgiyle fotoğrafını çekti…”
Ve çarşaflı kadının fotoğrafını çeken fotoğrafçı görüntüleri…
Biraz geriye gidelim. Bu ülkede yaşanmış o eski günlere.
“Yılanların öcü” filmini çektik diyor, filmin yönetmeni, “Sansür kuruluna gönderdik. Bir an önce onaylansınki, seyirciye sunacağız. Hem o kadar masraf etmişiz yani.”
O sansür kurullarının lağvedilmesinden sonraki günlerden birinde anlatmıştı o filmin sorumlusu. Elbette devamı vardı o sansür hikayesinin.
“Dediler ki bu film olmaz. Gittik sansür kuruluna; sorduk, sebep ne Cevapları şöyle oldu: Filmde buğday tarlaları var. Fakat başakları bir karış boyundaki verimsiz tarla görüntüsü bunlar. Siz ülkemizi dışarılarda kötülemek mi istiyorsunuz Türkiye bir tarım ülkesi ama, bakın, görün filmlerindeki ekinlere… Böyle tarlalarda çekerseniz, filminize olur veremeyiz.”
Bunları duymuştuk o gün filmin yönetmeninden. Varlığı herkesce bilinen ve kabul edilen o sansür kurulundan şu mealde bir “olmaz” duysaydık, daha devletci, daha sosyal bulabilirdik o kurulu: “Fakirin zulmunü onaylayarak sosyalizm propagandası yapıyorsunuz. İzin vermiyoruz.”
Sonra izin vermişti o sansür kurulu; Sivas’ta çekilen ekin tarlalarının yerine, Konya’da çekilen ekin tarlaları montajlanınca…
Dahası da var bu sansür hikayelerinin. Biz dahi birini hikayeleştirmiştik. (Bu senaryo olmaz-Ordaki köyün adı var: Trafalgar)
Bu ülkenin sinema oyuncularından Müjde Ar’ın bir filminde ve onun anlattıklarından esinlenmiştik.
Film başlıyor. Görüntüdeki yaşlı adam moda hastalık alzheimer’ın pençesinde. Merak edilen, hangi meslekten emekli olduğu Açılan gardrop kapağından bunu herkes hemen anlayıveriyor: Bir emekli imamdır, adam.
Sansür kurulunun isteği üzerine bu böyle olmuştur. Senaryonun ilk şeklinde, gardropta asılı olan bir denizci astsubay üniformasıdır.
İşte bu noktada devreye girer hemen sansür kurulu. Denizciler olmaz, havacılar olmaz, karacılar olmaz, polisler olmaz, bekçiler olmaz; üniformalılar olmaz. Hakimler olmaz, savcılar olmaz, avukatlar olmaz; cübbeliler olmaz!
Lakin imam cübbesi olur! (Bizim hikayemiz işte bu olayın hikayesi idi. Necati Tuncer.com adresinde bulabilirsiniz.)
Şimdi geçelim buraları.. Sansür kurullarının olduğu o yılları geçelim. Bugünlere, Posta’cıların posta koyduğu günlere gelelim. 2013 yılının 16 Mayıs’ı..
150 yabancı gazeteci, Tokat caddelerinde gördükleri bir adet çarşaflı kadınımızın fotoğraflarını çekerken yaşananları bilmemiz/tahmin etmemiz hiç zor değil.
O bir adet çarşaflı kadını görünce, işte demişlerdir o yabancı gazeteciler, kartel gazetelerinin baskısını tanımayan ve resmi devlet yani valiliğin emir ve yasaklarını hiçe sayan/takmayan bir kadın var burada; haydi resmini çekelim.
Yabancı gazetecilerin kimi, bu çarşaflı kadınımızı görünce, yasaksız bir Türkiye’ye kanıt olabilir bu resim, diyerek sarılmışsa makinalarına, kimi de yasaklara ragmen inandığı gibi giymek isteyen, resmi giyim formlarını kabul etmeyen bir kadının varlık mücadelesinin, insan hakları mücadelesinin, demokrasi mücadelesinin bir belgesi olacak bu, diyerek basmışlardır deklanşörlerine makinalarının. (ki bu ikinci grup galibiyetlerini ertesi gün birer posta gazetesi alarak kutlamışlardır.)
Tokat’a 150 yabancı gazeteci gelir de gerekli tedbirler alınmaz mı Sansür kurulları lağvedilmişse de kartel medyası hala hükum sürmekte bu ülkede. Hem de biz Kapıkule’den itibaren tüm yol kenarlarındaki ağaçları ve evleri beyaza boyamış bir milletiz; yabancılara ayıp olmasın mantığının emriyle..
Herkes bayramlık elbiselerini giyerek dolaşacaktır. Gömlekler kravatlı, ayakkabılar boyalı olacaktır. Köylü vatandaşlarımız birkaç gün Tokat’a gelmese de olur. (İsmet Paşa devrinde de Ankara caddelerine giremiyorlardı.)
Şehri rozet satıcılarının istila ettiğini söylemeye gerek var mı Yakalara hangi rozetin takılacağına herkes çoktan şartlandırılmış olmalı. (Bu ülkede 28 Şubat boşuna mı yapıldı.)
Tokat caddeleri pırıl pırıl.. Tokatlılar bayram günlerindeki gibi… Tokat esnaflarının suratlarında gülücükler… Hiç kimsede yok yarın endişesi, korkusu… Fakat o da ne Çağdaşlık görüntülerini çekmiyor elin fotoğrafçıları. Yoksa inanmıyorlar mı bu kadar çağdaş olduğumuza
Derken posta’cıların korktukları başlarına gelmiştir; gazetelerine manşet yaptıkları
Neresine sevindi bu olayın, bu ülke insanları, derseniz; ona da iki cevabımız var, efendim.
Birincisi: “Al sana Tanıtım” diyerek olayı duyuran posta gazetesinin yaptığı hizmete teşekkür etmek gerek. Çarşaflı kadının fotoğrafını çeken yabancı gazetecileri belgelendirdiği için: böylece onların fotoğraf makinalarının başına bir iş gelmesini ve o filmlerin bir şekilde yok olmasını önlemiş oldular. Yaşadıkları utanç da kendi karlarıdır.
İkincisi ise, resmi çekilen o çarşaflı kadın; resmi emir var, ne olur, ne olmaz diyerek evlerinden çıkmamayı tercih eden diğer kadınlara bir cesaret örneği olmuştur.
Fotoğrafı o 150 gazetecide olduğundan, sorgu halleri ile rahatsız edilmesi de artık söz konusu olamayacaktır. Varsın fişine, yabancı gazeteciler çarşaflı resmini çektiler, diye yazılsın. Korkmadı ki oradaydı.
Son söz: Bizim teşekkür ettiğimiz posta gazetesi de o kadına teşekkür etmelidir. Kendilerini çok iyi tanıttığı için…
Medyada Gazeteci: Ödül Avcısı Kovboyu
Avrupa topraklarında oynadığı 336 maçta hiç kart görmeyen ve fakat bizim hakemlerimizin kırmızı kart gösterme muradına erdiği (11 maç ceza alan bir başka takım oyuncusu ile dengeleme hareketi; hakem ve medya tarafından taammüden işlenmiştir.) FB’nin futbolcusu Meireles’in yine görüntülü haberleri var kartel medyasında.
Kartel kalemşorları emirler yağdırıyorlar: Federasyon lisansını iptal etsin; FB klübü hemen göndersin, alacakları da ödenmesin.
Kartelin kalemşorlarının bizzat federasyona ve FB klübüne emirler verdiği, ne yapmalarını öğrettiği günlere erdik.
Sormak gerek: Falakaya da yatırsınlar mı Ya da başka bir arzunuz
Tv erkanlarına ve gazete sayfalarına yansıtılan buzlanmış resim ve sahibini savunmak kendisinin ve formasını giydiği klübünün görevidir. Biz kartel kalemşorlarını sorgulamak isteriz. Alemi kendileri gibi bilmesinler.
O kelamşorlara patronları Aydın Doğan’ın ihlas haber ajansının dünyaya dağıttığı ünlü görüntülerini birdaha hatırlatırız.
Demirel, oğlum dediği ve seçimlerin beşinci partisi ANAP başkanı Mesut Yılmaz’a TC’nin bşabakanlığını ikram ettiği gün ne olmuştu
Sevincinden koşa koşa Aydın Doğan’ın malikanesine giden Mesut Yılmaz, hangi pozisyonda karşılanmıştı
Bu ülkenin başbakanını bir eli pijamasının içinde karşılayan ve sürekli elini orada tutan Aydın Doğan görüntüsünden rahatsız olmayanlar, tek satır yazı yazmayanlar, bugün acaba ahlaki ermişlik günlerine mi geldiler
TBMM’nin İhtilalleri Araştırma Komsiyonu’na ifade veren Aydın Doğan ne demişti: Ben devlet kredisi kullanmadım. Bir başbakanı öyle karşıladığınız için mi, sorusunun o komisyonda sorulduğunu sanmıyoruz ama…
Kalemşorlara bir örnek daha verelim kendilerinden. Belki bakacakları yerleri seçmeyi öğrenebilirler. Gerçi bu mislaimiz daha çok kafa yapılarının röntgenidir…
Milli Damat nam kişinin (Metin Toker) gazeteci olması üzerine bayram eder CHP formalı gazeteciler: Türk basını şeref kazandı!
Şeref kazanmak: İsmet Paşa’nın kızıyla evlenmek.
İçlerinden biri sorar (Ş. N. Berker): Bizim şerefimiz Metin Toker’in bacak arasına mı bağlı idi
Yani boşuna dengelemeye çabalıyor kartel kalemşorları.
Sabah ile, sabah ile alkış gelir tabak ile..
Devlet büyüklerine, tahsisli köşelerinden açık dilekçe gönderen çok olur bu ülkede. Saygı nazı ile yüklü şekva yazılarıdır çoğu. Cevap vermeye zorlanmalarını, biz zaten o konu üzerindeydik gibi kamuflaj cümleleriyle süslemek de o makamların işidir.
İstanbul trafiğinden sürekli şikayetci yazarlardan Hıncal Uluç (17 Mayıs Cuma-Sabah) “Cumhurbaşkanı İstanbul’a sahip çıktı!” diye duyuruyor aldığı cevabı.
Öğle üzeri bizzat Basın danışmanı Ahmet Sever tarafından arandığını ve “Sayın Cumhurbaşkanı yazınızı Sabahın ilk saatlerinde okudular..” dendiğini duyurmasıdır, bizim dikkatimizi çeken.
Böylece öğrenmiş mi olduk bir cumhurbaşkanının sabahın ilk saatlerinde ne yapmış olduğunu
Yoksa sayın basın danışmanı kafasına göre mi takılıyor
Sabahın ilk saatleri… Namaza kalkan bir Cumhurbaşkanı için, halkının camilerden evlerine doğru yürüdükleri dakikalar olmalıdır.
Yani o saatte basın danışmanı ile cemaat olunmuyorsa, o nerden biliyor, sayın Cumhurbaşkanının namazdan hemen sonra eline Sabah gazetesini alıp, Hıncal Uluç’un köşesine baktığını..
Öğle üzeri arama işlemi yapıldığına göre saat 10 sularında okunmuştur o köşe dilekçesi diyorsanız, “İlk saatlerde okudular” kelimelerinin görevi ne
Sayın Cumhurbaşkanı bizim gazetemizi de okur mu En azından akşam saatlerinde filan.. Yoksa ne gerek var uykumun kaçmasına mı, der sayın basın danışmanına, bilmeyiz
“Cumhurbaşkanı’nın gün bile değil, saatler içinde tepki göstermesi”ne sevinen Sabah gazetesi yazarı Hıncal Uluç bey, görüldüğü gibi sayın Cumhurbaşkanı’nın tepkisini çok önemsemiş oluyor. Peki, biz şimdi ne diyelim (Ancak) şunu diyelim:
Biz ise kendisini çok önemsemiştik!
Not: Ne bu yazımız, ne de önceki bütün yazılarımız, sayın Cumhurbaşkanı ve sayın danışmanları tarafından okunsun diye yazılmamıştır. Böyle biline..
Muhalif parti, muhalifi çok olan demek mi
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun Avrupa macerası günlerdir haber konusudur medyada. AB sosyalistlerinin başkanı Swoboda’nın bir cümlesini konu ederek biz de katılalım tartışmalara. Hem biz belgeli yazarız.
Swoboda diyorki: “Ben ev sahibiydim ve CHP belli kurallara uymaya alışmalı.”
Türkçemizdeki “misafir edepli olur” deyimini çağrıştırıyor, dememiz umarım ağır gelmez. Sayın Kılıçdaroğlu onlara o fırsatları vermemeliydi şeklindedir, bizim kanaatimiz.
Lakin bugünkü CHP’nin durumunu/görüntüsünü/izahını, yayınladığımız karikatür, kitaplık çapta bir fikirle izah etmektedir.
CHP’nin gözünün açılmasını istiyorsa, artık İsmet Paşa’yı yere indirmelidir.
Millete muhalefet olmaktan kurtulup, gerçek muhalefet olmalarını istediğimiz için söylüyoruz bunu.
Yani biz vazifemizi yaptık, efendim.
Adalet
Bilindiği gibi, Mısır, Osmanlı İmpaartorluğu’nun bir vilayeti olmadan epeyi önceleri de çeşitli Türk beyliklerinin elindeydi. Bu beylikler zamanında Mısır’da kadılık ve vezirlik yapmış çok ünlü bir kişi vardır. Adı Karakuş’tur. Karakuş’un adının tarihe mal oluşu onun değerli ve başarılı bir devlet adamı olması sebebiyle değildir. Aksine, o, sadece gününü gün eden, basit ve değersiz bir kişidir. Fransızların “Silhouete’i, nasıl sadece şahsiyetsizliği yüzünden, adını “Hem de bir lügat olarak” tarihe ve edebiyata maletmişse, Karakuş da sırf mantıksız ve saçma davranışları yüzünden kendisini unutulmuş bir kişi olmaktan kurtarmıştır.
Karakuş’un, gerek kadı iken veridği hükümler; gerek vezir iken yaptığı işler arasında inanılmayacak kadar gülünç ve garip olanları vardır. Bunun hatırası olarak, dilimizde “Hükm-i Karakuş’i” şeklinde, mantıksızlıklar karşısında kullanılagelen, bir deyim yer etmiştir.
Karakuş’la ilgili pek çok anılardan biri şudur:
Karakuş, Kahire’de kadı iken, bir gün birbirinden davacı bulunan iki kişi gelir; şiddetle birbirini suçlayarak, ondan adalet isterler. Kadı efendi, gelenlerin ikisini de ayrı ayrı dinler. Çok cerbezeli olan davacılar; öyle ağzı kalabalık konuşurlar, bir birlerini öylesine suçlar, kendilerini öylesine savunurlar ki; zavallı adam bir türlü işin içinden çıkamaz. Haklının hangisi, haksızın hangisi olduğunu tayin etmekte gerçekten bir zorluk çeker. Tarafları bir daha söyletir, bir daha dinler. Olmayınca işi başka yönden tekrar ele alır; fakat faydasız. Ne yaparsa yapsın, taraflardan hangisinin suçlu, hangisinin suçsuz bulunduğunu açığa çıkartamaz. Artık yapacak bir iş kalmadığı kanısına varınca falakacıyı çağırır; davacıların ikisini de yere yatırıp bağırta bağırta ikisine de müthiş bir dayak attırır; ardından:
- Mahkeme son buldu, hadi gidin bakalım!
Diye onları savdıktan sonra, saatlerdir şaşkınlıkla kendisini seyreden yanındakilere:
- Biliyorum vallahi; der. Bu keratalardan biri masum, öteki suçlu. Ama gelin görün ki bunlardan hangisinin suçlu, hangisinin suçsuz olduğunu bir türlü kestiremedim. Öylece yollasam, suçlu cezasız kalacaktı. Bu arada masum da dayak yedi amma, hele şükür, öteki de cezasız kalmadı ya!..
Kadı Karakuş’tan günümüze kalan bu hikayesini, hiç kimse son haftanın TFF cezaları ile ilişkilendirmek için buraya koyduğumuzu sanmasın. Tesadüfen rastgeldi.
VAHŞİ AMERİKA
Demokrasi, barış, diyerek işgal ettiler,
Zehir ateş barut ve kan kokusu verdiler.Maskeler yırtıldı, gizlenen yüzleri çıktı,
Haçlı ruhu ile gelip kin kusuverdiler.
ÖYLE BİR KASABA
Kasabanın koyunu, aşık ise kasaba;
Köpek istilasına mahkumdur o kasaba...
Ekrem Şama
BİZİ BÖYLE ÇİZİYORLARDI-45