Hüzün Peygamberinin ümmetiyiz.
Bu, bizim hayatımızın laytmotifi.
Kendimize ne yandan bakarsak bakalım, coğrafyamızda,
hemen yanı başımızda, komşularımızda, yeryüzünde, insanlık bütününde büyük
acılar yaşanıyor. İnsan kanının oluk gibi aktığı, yeryüzünün kana bulandığı bir
zamandayız. İnsanlar birbirlerine bir filmi seyreder gibi bakıyorlar. Bu artık
bir film duygusunu da aşmış durumda. Kanıksamışlık ağır basıyor.
Bireysel acılarımız elbette bizi yoruyor, bizi
hırpalıyor. Yaşanan ihanetler, iftiralar, ikiyüzlülükler, yüzlere takılan
maskelerle gülümseyenler yukarıdakilerin yanında elbette çok hafif kalıyor.
Gene de etkileniyoruz. Öncelikle kendi benlerimiz etrafında yoğunlaşıyoruz.
Günümüz insanının yüzünde kat kat maskeler var. Birini
çıkarır bir başka yüzle görünür, ardından onu değiştirir bir başka yüzle çıkar
karşınıza.
Bir tiyatro oyununda rol alan bir oyuncu bir başkasının
rolüne bürünürken bir başkası olmanın zorluğunu izleyicilerine yansıtma
çabasında olur. Bu rol onu epey yorar. Sonra kendi asıl yüzüne döner. Döner ama
aldığı rolün etkisini ve izlerini üzerinde taşır. Bir tiyatro veya sinema
sanatçısı o kadar rollere bürünür ki zamanla kendi kişiliğinden uzaklaşır.
Bu bakışta olan günümüz insanı çok yanıltıcı olmasa
gerek. Hayatının hemen her anında medya etkisinde, kendisine sunulan tiplere
öykünmesinden sonra kişilik bulması çok zor.
Her kültür toprağının kendine özgü karakterleri var.
Toprağımızın ruhu, kültürü, uygarlığımızın daha doğrusu dinimizin insana
verdiği ruh ve şekil insanın kendine özgü bir özgünlük oluşturmasını sağlar. Bu
bakımdan Anadolu insanı, hangi şehir, kasaba ve köyde olursa olsun özel bir
yapıya sahip. Fakat bu, zaman içinde giderek bozuldu. Şehirlerimizin insanları
da kendine özgüydü. Köylerin boşalması, küreselleşme, batı ruhunun
baskınlaşması yüzünden ne olduğu belli olmayan insan tiplerinin oluşumunu
sağladı.
Bir insanın ölümü, öldürülmesi, katliamlar insanlar
üzerinde etki bırakmıyor. Hatta bu gibi durumlardan bile kişi kendisine nasıl
bir çıkar elde edeceğinin hesabında.
Yöneticiler ile aydınlar birbirinden tamamen uzak.
Bambaşka bir dünyaya aittirler. Üstat Necip Fazıl ile ilgili bir toplantıda,
dinleyiciler konuşmacıların hemen her sözüne, mimiklerine, verdikleri örneklere
dikkat kesilirken bir kurumun üst düzey bir yöneticisi en ön safta, protokolde
bambaşka bir dünyadaydı. Orada oturuyordu, bacak bacak üstüne atmış elinde en
son marka bir telefon ile konuşuyordu. Konuşma bitince de tuhaf mimikleriyle,
üzerindeki giysileriyle, duruşuyla bir başka dünyaya ait olduğunu ortaya
koyuyordu. Bu örneği niçin verdim. Aslında bu, en tepeden en alt katmana kadar
genel bir durum. Orada bulunan bir avuç aydının bile birbirinden kopuk olduğu,
biraz yöneticilerin ağzına bakar bir küçümserlik içinde olduğu gerçeğini da göz
ardı etmemek gerekir.
Bir millet büyük ölçüde birbirinin aynası.
Bir milletin aydınları acı çekmiyorsa, o milletin ruhu
kabzolmuş körelmiş demektir. Aydınlar milletlerin atar damarlarıdırlar. Onlar
acıları hissederler, yaşarlar ve eserleriyle yansıtarak yaşatırlar. Acı yüklü
bir şiirden yoksunuz. Uygarlığımızın izleri giderek siliniyor. Bu salt şiir
için değil, öykü, roman ve deneme için de geçerli. Ruhumuzu derinden kavrayan
eser çok az. Popülerlik hayata egemen. Tıpkı Amerikan ruhunda olduğu gibi.
Bestseller olmak adına gerçek ruhumuzu yansıtan derin izler taşıyan ve ruhumuzu
bize hissettirecek eser çok az. Bireysel bunalımlar, şahsi çıkarlar ağır
basıyor.
Bugün bu acıları derinden hisseden gerçek aydınlara
gereksinim var. Aydınsızlık bu toplumun asıl sorunu.
Acılarımız yoğun ve çok derin.
Ümmetin yükünü omuzlarında taşıyan gerçek acı çeken
aydınları arıyoruz. Şöhretin peşinden koşan, kendisine yer edinmek için iktidar
çevresinde fır dönenlerle işimiz yok bizim. Gerçek bir muhalefet ruhunu taşıyan
doğruyu doğru, hakkı hak, yanlışı yanlış bilen insanlara gereksinim var.
Bunlarla yoğunlaşan ve bundan eser üreten, eylemde bulunan gerçek aydınlara