“ÜÇ SESLİ ÜZÜNÇ

1946 yılında İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde bir hücreye kapatıldım. Bana orda altı gün ekmek, yemek, su vermediler. Açlığımın beşinci gününün gecesiydi... Hücrelerin bulunduğu koridorda yanan sobada nöbetçi polisler ısınıyordu. Helâya çıkarıldığım zaman, nöbetçi polisin elli yaş sularında, sakalları uzamış, tombul bir adam olduğunu gördüm. Hücreme girerken kızaran tayının kokusunu duymuştum. Biraz sonra hücrenin örgü telli kapı deliği açıldı. Delikten, deminki tombul polisin eli uzandı. Elinde sobada kızarmış bayat tayın içini tutuyordu. Bana o zaman nöbetçi polisin kızarmış ekmek içi vermesinin, onun için ne büyük tehlike olduğunu, olaydan yirmi yıl sonra, bugün ne ben anlatabilirim, ne siz anlayabilirsiniz.”

Bu sayfamda bir vesile ile bir iki kere daha yazdığım bu “Üç Sesli Üzünç” notunu Aziz Nesin, Akbaba’nın Ocak 1966 tarihli bir sayısındaki hikâyesinin başına yazmış.

Ocak 1966 önemli bir tarihtir. Haziran 1964’te Başbakan İnönü’ye gönderilen ve “Johnson Mektubu’’ diye bilinen mektubun muhtevasının açıklandığı tarihtir. İsmet İnönü’ye, makalelerde sitemlerin döşendiği tarihtir. Kalemşoru Yusuf Ziya Ortaç’ın alıntı yaptığımız Akbaba’daki başyazısından birkaç satırı, örneklediğimiz cesarete giriş sayın.

Kıbrıs’a çıkarma yapmaktan vazgeçen İnönü anlatılıyor: “...İfrit görmüşçesine kaçan Sayın İnönü yok mu?”, “Hani, –Benim aklım var, çizmem yok– diyen İnönü”, “...Çaresiz, Süveyş kapılarında İngiltere’ye, Fransa’ya baş eğdiren Amerika’ya baş eğdi.” “Ah Paşam, ne olurdu şu güzel, şu büyük, şu eşsiz başına layık bir de kalbin olsaydı!”

İki dönem milletvekili de yaptığı kalemşoru Ortaç tarafından, “Kalbin olsaydı” sitemiyle merhum İnönü’nün cesaretsizliği vurgulanırken, Aziz Nesin de en koyu yıllarından bir “Milli Şef” anısı yazmış.

Osmanlı tarihimizde ikinci, üçüncü sıfatlı çok yöneticilerimiz olmuş; ikinci Mehmet, üçüncü Selim gibi.

Fakat 101. Yılını kutladığımız Cumhuriyetimizde doğal isim benzerliği olmamasına rağmen, bu son dönemde, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan adı önüne ikinci sıfatının konduğunu duyduk, okuduk, gördük.

MTTB’nin tarihi binasına asılan bir bez afişte, “İkinci Fatih” olması uygun bulunmuştu, biz de gördük.

“İkinci Fatih” diye yazmak, bu devrin ünlü tarihçisi Murat Bardakçı’nın “Benim bir profesör arkadaşım, ‘Erdoğan, Fatih’ten büyüktür’ dedi” diye yazmasından daha az yağlı (boyalı) kabul edilebilir.

Tarihimizde “İkinci İnönü” tercihi ve hayali yok. Aziz Nesin, birinci İnönü’yü, acı dozu yüksek kelimelerle böyle anlatmışken, olması veya olmasını istemek siyasetin tabiatına aykırı olsa gerek.

Bu yazıyı yazmamızın birinci sebebi budur. İkinci sebep ise, 60’lı yıllarda İnönü’nün, Meclis desteğine rağmen cesaret edemediği Kıbrıs Çıkarmasının, MSP–CHP Koalisyonunda rahmetli Erbakan’ın feraseti, basireti ve direnişiyle başarılmasına dikkat çekmek istememizdir.

Üçüncü sebebimiz ise bugün için daha önemlidir. İnönü’nün tenkit edilmesi, başarısızlığının yüzüne söylenebilir olması.

Okuyucularım diyecek ki, bugün ikinci İnönü olmadığından, bir Aziz Nesin’e ihtiyaç duyulmuyor. Haklıdırlar!

Hem zaten Sayın Erdoğan, kendi tenkidini yapmaktadır. Mesela, “Kanının son damlasına kadar vatanlarını savunan Filistinli yiğitlere hak ettikleri şekilde sahip çıkamadık” dedi son nutkunun bir yerinde.

Bunları biz yani medyacılar demeliydik, biraz cesur eyleyerek kendimizi. Hatta İsrail’in tedarikçisi olduk gemilerimizle, itirafını da yapabilmeliydik tarihe.

‘’KİM KORKAR KURTTAN’’ MI İDİ, O TİYATRO OYUNUNUN ADI?

Emeklilerin müdavimi olduğu mahalle kahvesindeyim yine. Televizyonun cephelendiği yönde hiç oturmam. Ocağa yakın otururum, kahvehanenin içinin tamamını ve önünden geçen caddenin yarısını görürüm burada. İçeri doğru yapılan kapı çıkıntısı caddenin diğer yarısını görmeme manidir.

Domino taşı ve dama oynanan masalardaki muhabbetini dinlediğim emeklilerin arasında çevre esnafının da olması, sadece yaş ortalamasını düşürmüyor, emeklilere ya kızacakları ya da gülecekleri konuları fişekletiyor.

İlgisiz gibi dursalar, duymuyormuş gibi otursalar da televizyonun tam karşısında, bir kollarını masaya vermiş insanlarımızdan biri aldığı kumanda aletiyle dolaşır kanalları ve seyir ekranını belirler.

Bazı günler çok beklemem. Değişiminin takip edilmesinde güçlük çekilen gündemle hiç ilgilenmezler diyemesem de, azıyla yetindikleri gerçektir. Ben de bilmem pek gündemi, ama kahvehanenin üç gazetesi önümde durur; başlıklarını okuyabiliyorum.

“Doktor, ne konuşursa konuşsun demiş!”

Ortamdaki domino masasının seyircilerinden biri aynen böyle söyleyince, mevzu olsun torba dolsun diye bekleyenlere karıştım, o yana baktık.

Geçen hafta, reçetesi olduğu halde eczanelerden ilaç alamadığını, el kol hareketlerinin en sertini yaparak ve biraz da ses tonunu yükselterek anlatan, kahvehanenin en yaşlısı emekliden bahsediliyordu.

“Tüm vücudumun otopsi raporu hariç her organımın raporu var: Eczacı sürekli bitmiş diyor. Bizi de bitirdiler diyecem, yerin kulağı var, her yerde kamera var, karakollarda dinleme cihazı var.”

Hop, hop dedi iki üç kişi. Ocakta çayları dolduran kahveci kaşının altından baktı.

“Siyaset yok! Burada siyaset yasak!”

O gün konuşturulmayan ve oğluna söyleyelim de doktora götürsün tavsiyesinde bulunulan olmalıydı, teşhisi konuşulan kişi. Henüz kahvede değildi.

“Doktor, ne konuşursa konuşsun demiş.”

Bir kaç kişi güldü tehisin ilginçliğine. Haykıra haykıra mı konuşsun, dedi biri dişlerini göstere göstere gülerken. Haykırıyor ya, diye cevapladılar onu. Sen kimi dinliyorsun.

İşte o an dikkatimi çekti televizyonun açık olması. Ben görmesem de onlar ekrana doğru bakmışlardı. Galiba televizyonda konuşan biri vardı. Sonra masaya dönüp, tabelayı toplamaya durmuşlardı.

Bir ara kalkıp gitmeyi düşündüm. Teşhisi konuşulan unutulmuş, herkes eteğindeki pardon elindeki taşlarla ilgilenir olmuştu. Hal buki ben, doktorun ne konuşursa konuşsun dediği o en yaşlı emekliyi merak ediyordum. Doktor başka ne demiş olabilirdi? Dahası, çocukları bıçak altına yatırılmasına razı olacaklar mıydı?

Bıçak altı demem, domino oyununu kazandığı iki elini yana açarak oynar gibi yapan ve rakibi emeklinin yüz rengini değiştiren saçları kuyruklu telefoncu esnafının bilgilendirmesindendi.

“İcabında bıçak altına yatırılabilir de demiş” diyerek doktorun teşhisini genişletmişti.

“Bıçakçı geldi hanım!”

Hayda hayretlerine, sopa neredeydi esprisi de karıştı, herkes o sese gülerken.

“Bıçakçı geldi hanım!”

Şimdi nerden çıktı bu, der gibi baktılar birbirlerinin yüzlerine. Doğrusu ben de bilmiyordum.

“Daha kurbana çok var!” dedi, her oyunda bedava bir çayı olan en sakin mahalleli.

Omuzuna sevgiyle vuran, domino oyununu kaybeden emekliydi. Ne zaman hesap ediverdin diye sorarken, güldüler.

“Haydi iyisiniz yine. Bıçakçınız da geldi.”

“Evet, eksiğimiz bir bıçakçıydı, o da geldi.”

“Bakalım gelme sırası kimde?”

“Sen, kim gelsin istersen canım?”

Bu duyduklarımı, dört masanın etrafında oturanlar, birbirine baka baka söylediler.

Bıçakçı esnafı ya bunların tanıdığı biriydi, ya da bir hesapları vardı görülecek. Ben bunları da bilmem. “Recep’in kahvesi”ne takılalı birkaç ay ancak oldu. Burhan Felek’ten yıllarca okuduğum, “Recep’in kahvesi” buradaymış deyip dalmıştım, Aksaray’da avare avare dolaşırken, önünden geçtiğim bir gün. Yani ben o Recep’ten başka Recep’le aşinalığım yoktur.

“Yine daldın hemşehrim” diyerek aman dilermişçesine titrek bir sesle önüme bir çay daha koyan Recep efendinin, omuzundaki kirli havluyu atıp, yenisini koymasının, bıçakçı muhabbetiyle bir ilgisi var mıydı bilmem, sormadım da. Zira benim uzman olduğum hiç bir alan yok.

Fakat Recep efendinin de dediği gibi ara sıra dalar giderim. Şimdi yine dalacağım. Hem de çağrışım mecburiyetinden.

İlk kitabım “Değmesin Yağlı Boya”nın, “Horozlor ve Bülbüller” hikâyesinin ilk paragrafına dalıyorum; orada da bıçakçılar vardı.

“Güzelyurt kasabasında geçtiğimiz gün; seher vaktinde öttükleri ve sahiplerini sabah namazına uyandırdıklarından ötürü, on bin horoz, irticai faaliyette bulundukları gerekçesiyle tutuklanmışlardır. Tutuklu horozların, her ne kadar yargılanacakları söyleniyorsa da, haklarında verilecek karar, hemen hemen herkes tarafından bilinmektedir. Şehri bıçak satıcı ve bileyicilerinin istila etmesi de, sonlarının kanlı olacağını gösteriyor.”

“Şehri bıçak ve bileyicilerinin istila etmesi” demişiz o gün, yani geçen asrın son çeyreğinde. Kanlı son, ama horozlar için işte. Kimse takılmasın ve dalmasın.