“İsrail korkudan panikte…”
“Dünya Türk füzesini konuşuyor…”
“Türkiye oyun değiştiriyor…”
“Yıldırımhan dengeleri değiştirecek…”
Son günlerde gazetelerde ve televizyon ekranlarında Yıldırımhan füzesiyle ilgili buna benzer manşetleri sıkça görmeye başladık.
Açık söylemek gerekirse, insan ilk anda ister istemez gururlanıyor.
Çünkü bu millet, güçlü bir Türkiye görmek istiyor.
Savunma sanayiinde dışa bağımlılığın azalmasını istiyor.
Ama tam o manşetlerin yanında, aynı gün çıkan Hürriyet gazetesi haberinde çok daha farklı bir bilgi vardı:
“Yıldırımhan füzesinin test süreçleri henüz tamamlanmadı. Testlerde başarı sağlanırsa seri üretime geçilecek. Her şey planlandığı gibi giderse envantere giriş için yaklaşık 10 yıl gerekiyor.”
İşte insanın kafasını karıştıran tam da burada başlıyor.
Çünkü bir tarafta “İsrail korkuyor” manşetleri atılıyor…
Diğer tarafta ise henüz testleri tamamlanmamış bir sistemden bahsediliyor.
Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Ortada henüz tam anlamıyla hazır olmayan bir proje varsa…
Bu kadar kesin zafer dili neden kuruluyor?
Milli meselelerde elbette ülkemizin güçlü olmasını isteriz.
Kim istemez?
Bu ülkenin savunma sanayiinde ilerlemesi hepimizin gururudur.
Yerli üretim olsun isteriz.
Dışa bağımlılık azalsın isteriz.
Ama başka bir şey daha isteriz:
Millete doğru bilgi verilmesini isteriz.
Çünkü gerçekçilik başka şeydir, propaganda başka şey…
Bugün Türkiye’de insanların en büyük problemi artık bilgiye değil, algıya maruz kalmasıdır.
Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, insanlar artık önüne konulan her “müjdeye” temkinli yaklaşıyor.
Çünkü geçmişte çok fazla abartı gördüler.
Bir dönem “bir şarjla günlerce çalışan yerli traktör” manşetleri atıldı.
Sonra ortalık sessizleşti.
Bir dönem “Avrupa bizim doğalgazımızla ısınacak” denildi.
Bugün bırakın Avrupa’yı, Türkiye’nin ihtiyacını bile karşılayacak seviyede bir tablo yok.
Gabar’da petrol bulundu denildi.
Bir anda herkes zenginleşecek sanıldı.
Sonra gündem değişti, konu kapandı.
Şimdi ise yeni vitrin: füze manşetleri…
İnsanların dikkatini çeken en önemli ayrıntı ise şuydu:
Füzenin üzerinde Atatürk imzası vardı.
Bu detay boşuna seçilmedi.
Bu ülkede iletişim mühendisliği yapanlar toplumu çok iyi okuyor.
Bir taraftan muhafazakâr tabana “yerli ve milli güç” duygusu veriliyor…
Diğer taraftan Atatürk imzasıyla seküler kesime psikolojik mesaj gönderiliyor.
Yani mesele sadece savunma sanayi değil.
Mesele aynı zamanda toplumsal algı yönetimi.
Ve doğrusu şu:
Bu PR çalışmasını hazırlayan ekip iletişim açısından gerçekten profesyonel davranmış.
Ama mesele tam da burada başlıyor.
Çünkü iletişim profesyonelliği başka şeydir…
Gerçek başka şey.
Bir başka dikkat çekici nokta ise şuydu:
Bu projede görev aldığı söylenen mühendis hanımefendinin özellikle vitrine çıkarılması…
Açık konuşayım, bunu da anlamış değilim.
Yüzlerce ASELSAN mühendisimizin faili meçhul şekilde hayatını kaybettiği iddialarının yıllardır toplum hafızasında yer ettiği bir ülkede, böylesine stratejik önem taşıdığı söylenen bir füze projesinde görev alan bir mühendisin kamuoyunda bu kadar ön plana çıkarılmasını da açıkçası anlamakta zorlanıyorum.
Savunma sanayi elbette milletin gurur duyacağı bir alandır.
Ama aynı zamanda yüksek güvenlik ve devlet ciddiyeti gerektiren bir alandır.
Bu nedenle insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Gerçekten stratejik bir proje mi yönetiliyor…
Yoksa stratejik projeler üzerinden toplumsal algı mı yönetiliyor?
Bir başka dikkat çekici ayrıntı daha vardı:
Madem bu kadar tarihi, bu kadar stratejik ve “oyun değiştirici” bir füze tanıtılıyordu…
O hâlde insan ister istemez şunu da düşünüyor:
Cumhurbaşkanı Erdoğan neden bu tanıtımın merkezinde değildi?
Çünkü bugüne kadar gerçekten büyük görülen hemen her projede, açılışta da tanıtımda da en ön safta Cumhurbaşkanı’nı gördük.
Bu yüzden insanın aklına şu soru geliyor:
Acaba ortada anlatıldığı kadar kesinleşmiş bir tablo olmadığı için mi daha mesafeli duruldu?
Yoksa bu iş biraz daha kontrollü yürütülmek istenen bir algı çalışması mıydı?
Elbette bunlar kamuoyunun doğal olarak sorduğu sorular.
Çünkü ortada çok büyük manşetler var…
Ama aynı zamanda “en az 10 yıl gerekir” diyen haberler de var.
Elbette başarılı bilim insanlarımızla gurur duyalım.
Kadın mühendislerimizin başarılarıyla da gurur duyalım.
Ama bazen öyle bir sunum dili kuruluyor ki, insan ister istemez şunu düşünüyor:
Amaç gerçekten savunma sanayi başarısını mı anlatmak…
Yoksa toplum üzerinde güçlü bir algı ve duygusal etki oluşturmak mı?
Çünkü bugün Türkiye’de artık teknoloji haberleri bile çoğu zaman bilimsel bir gelişmeden çok bir PR kampanyası gibi sunuluyor.
Ve bu durum gerçek başarıların bile tartışmalı hâle gelmesine sebep oluyor.
Daha dün KAAN savaş uçağı konusunda da benzer bir atmosfer oluşturulmadı mı?
“Dünya sıraya girdi…”
“Şu ülke almak istiyor…”
“Bu ülke hayran kaldı…”
Sonra ne ortaya çıktı?
Motor meselesi.
Amerikan bağımlılığı.
Kritik parçalar problemi.
Hatta yapılan bazı açıklamalarla birlikte birçok anlatının abartıldığı görüldü.
Şimdi aynı yöntemin yeniden devreye sokulduğunu görünce insanlar doğal olarak şüphe ediyor.
Çünkü güven bir kere sarsılırsa, doğru bilgi bile insanlara abartı gibi gelir.
Asıl tehlike budur.
Bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacı sürekli slogan üretmek değildir.
Adalet üretmektir.
Güven üretmektir.
Ekonomi üretmektir.
Şeffaflık üretmektir.
Gerçekçi hedefler ortaya koymaktır.
Çünkü milleti kısa süreli heyecanlarla coşturabilirsiniz…
Ama sürekli hayal pompalanan toplumlar bir süre sonra gerçeğe de inanmaz hâle gelir.
Ve dikkat edin…
Tam bu manşetlerin yanında başka haberler de vardı:
“İsrail Güney Kıbrıs’ta etkisini artırıyor…”
Doğu Akdeniz’de yeni askeri ve stratejik dengeler kuruluyor.
Yanı başımızda çok ciddi jeopolitik gelişmeler yaşanıyor.
Ama içeride bazı ekranlarda ve gazetelerde hâlâ “İsrail tir tir titriyor” propagandası yapılıyor.
İnsan da ister istemez soruyor:
İsrail neye korkmuş?
Henüz testleri bile tamamlanmamış…
Hürriyet gazetesinin ifadesiyle en az 10 yıl sonra hazır olabileceği söylenen bir füzenin maketinden mi?
Daha açık soralım:
Gazze’ye insani yardım göndermek konusunda bile yıllardır “Netanyahu izin vermiyor”, “İsrail müsaade etmiyor” denilen bir ortamda…
Yardım gemileri konusunda bile fiilî güç ortaya konulamamışken…
İsrail gerçekten neden korksun?
İşte insanların rahatsız olduğu nokta tam da budur.
Çünkü millet hamaset değil, tutarlılık görmek istiyor.
Bir tarafta “İsrail bizden korkuyor” manşetleri atılıyor…
Diğer tarafta ise Gazze konusunda bile sürekli diplomatik engellerden ve izin meselelerinden söz ediliyor.
Bu çelişkiler büyüdükçe toplumun devlete değil, propaganda diline olan güveni zedeleniyor.
İşte insanların rahatsızlığı burada.
Çünkü millet artık slogan değil, hakikat görmek istiyor.
Bu millet güçlü Türkiye hayaline karşı değil…
Ama hayalin gerçekle karıştırılmasına artık itiraz ediyor.




