Mevlam müminin kalbine bakar.” İslamiyet akla değil, nakle dayanır. Aklını karıştıranlar helak oldu, gitti. Çok akıllı olmak iyi değil. “İlim hadi değil, vahyin irşadına muhtaçtır.” Aklı olan tevazuya bürünür. “Mevla bizi hüsn-i zanna bağışlayacak” derdi. Çok cömertti. Tevazu, hüsn-i zan ve cömertlik onda toplanmıştı.

İmandan sonra samimiyeti, cihadı ve şuuru asla birbirinden ayırmamak suretiyle ancak Allah’ın rızasına uygun bir hayat yaşayabileceğimizi vurgulardı.

Bidatçılardan düşmandan kaçar gibi kaçmak, “uydurulan” İslam’dan uzak durmak gereğini vurgulardı. Kafirlere değer verenlere çok kızar, kafire değer vermek, Müslümanı aşağılamaktır, derdi. Sohbeti, zikri ve edebi gözetmede çok titizdi. İnsanların geçici dünyalıklara, ilim, amel ve ihlastan daha çok önem verdiklerine üzülür, kendisine iltifat edildiğinde, “Biz kimiz ki, ayaktakımındanız” der, elini öptürmekten de imtina ederdi. Devamlı mütebessimdi. Sırlarını, kerametlerini gizlemeye özen gösterirdi.

İnsan yeryüzüne halife olarak gönderildi.(Fatır,39) Hilafet, dünya, Kitap, tüm nimetler birer emanettir. Bu emanetlere riayet edilip, korunduğunda (hakları verildiğinde dünyada da ahirette de) saadet/izzet var. Emanetlere hıyanet edildiğindeyse (Enfal/27,58, Furkan/30) zillet/zulüm ortaya çıkıyor. Tarih buna şahittir. Özeti şudur: Müslümanlar olarak emanetlere (Kur’an ve sünnet) sahip çıktığımızda adalet, izzet, barış; terk ettiğimizde, ihanet ettiğimizdeyse zulüm, zillet ve savaşlar yaşanıyor... Emanetleri korumaya bizim ihtiyacımız var; RabbülaleminSameddir, Ganiyy’dir. Hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şey O’na muhtaçtır.

Kitap, sünnet, tabiat, akıl, yeteneklerimiz, evlad, mal... her şey birer nimettir/emanettirler. Emanetleri veren Rabbimizin rızasına uygun yaşamak kulluk görevimiz.

Arz da Kitap da Allah’ındır. Dilediklerini onlara varis/mirasçı kılar. “Yeryüzünde egemenliği/hükümranlığı” “iman edip salih ameller işleyen kavimlere vadeden” de, (Nur,55) Kitab’a/Kur’an-ı Kerim’e kullarından seçtiklerini mirasçı kılan da (Fatır,32) Alemlerin Rabbidir.

Kitab’a varis; O’na imanla, O’nun ilmini tahsil ile ve O’nun hükümlerini uygulamakla olur. Arzdakiler de Kitab da emanettir. Emanetlerin hakkını vermekten sorumluyuz. Deneniyoruz... Kitab’a mirasçılık, Kur’an ve sünnete uymayı, o yolu izlemeyi gerektirir. Aksi takdirde emanetlere hıyanet edilmiş olur. Bu da ya reddi mirasla veya mirasyedilikle olur. İlki “tarik-i müstakimden”/İslam’dan ayrılmak, başka yollara sapmak şeklinde olur. İkincisiyse emaneti/mirasçılığı kötüye kullanmak/sömürmek, dünyalıklara alet etmek/israf etmekle olur.

Kur’an ve sünnet Veda Hutbesi’nde bize emanet olarak bırakıldı. Miras da... Ulema da Efendimizin (S.A.V.) mirasçısıdır. Ümmet-i Muhammed’in (S.A.V.) nasıl gerçek mirasçıları emanetçileri varsa, (sadıkları, vefalıları) mirası reddedenleri, mirasyedileri de olmuştur, olacaktır.

Yeryüzü iktidarını/mirasını da Kitab’a varis olan  “seçkin kulların”/salihlerin oluşturduğu toplumlar hak ediyorlar... İyi de, bunlar neredeler?

Şu soruları soralım: -Cumhuriyet, Osmanlı’nın mirasçısı mı, reddi mirasçısı mı, mirasyedisi mi? Yine ülkemizde 50 yıldır faaliyette bulunan cemaat, tarikat/tekkeler, STK’lar temsilcilerinin emanetleri, mirasları korunabildi mi? Bu sorulara olumlu cevap verebiliyor muyuz?

Rabbimiz biz Müslümanları reddi mirasçılıktan, mirasyedicilikten kurtarıp, Arzına da Kitab’ına da gerçek mirasçılar kılsın, sevdikleriyle de beraber eylesin, niyazımızla...