6 Şubat Kahramanmaraş depreminin ilk günleriydi. Herkes gibi Milli Çocuk ailesi olarak biz de ne yapabiliriz diye dertleniyorduk. Milli Çocuk editörü olduğum için hem dergi kadromuzdan hem de çevremizden şöyle mi yapsak böyle mi yapsak diye birçok telefon ve mesaj alıyordum. Bu sırada içinde Milli Çocuk dergilerimizin, boyama kitabımızın, boyama kalemlerinin, oyuncakların ve şekerlemelerin olduğu her bir çocuk için özenle hazırlanmış küçük kutular hayal ettik. Adını “Kutu kutu mutluluk” koyduğumuz projemizi Milli Gazete Genel Yayın Yönetmenimiz Mustafa Kurdaş Beye anlattığımızda büyük bir heyecanla kabul ettiler. Hemen Milli Gazete Dağıtım Müdürümüz Ferhat Aksu’nun da olduğu bir toplantı yaptık. Hepimiz öylesine heyecanlıydık ki kutuya onu da koyalım bunu da koyalım derken bulduk kendimizi. Küçük kutumuz büyümüş büyümüş neredeyse bir kolinin alacağı içeriğe ulaşmıştı. Vakit kaybetmeden iş paylaşımı yapıp kolları sıvadık. Şubat ayında olmamız hasebiyle Erbakan Hoca’mızın hayrına yapalım diye de niyet aldık. Peki, mutluluk kutulara sığar mıydı? Bizce de sığmazdı. Bir zerre mutluluk dahi çağlayan gibi coşkunken nasıl sığdırabilirdik ki mutluluğu? Fakat hüznün sesini dindirebilir, her bir mahzun kalbe bir damla mutluluk düşürebilirdik. “Kutu kutu mutluluk hüznün sesini dindirsin diye sen de destek olur musun?” çağrımıza çok güzel dönüşler aldık. Kimi harçlıklarından artırdı, kimi elindeki ürünü ücretsiz verdi, kimi paketlemeye katıldı. Hatırlarsanız ilk kutularımızın Kahramanmaraş’taki çocuklarımıza ulaştığını yazmıştım sizlere. Ardından güzel dönüşler gelmeye devam etti. AGD İstanbul Üniversitesi Kadın Kollarının oluşturduğu Fikir ve Aksiyon kulübü projeye katkı sağlamak için Ramazan ayında iki ayrı çalışma planladılar ve çalışmalardan elde ettikleri nakli yardımı projeye aktardılar.

“MİLLİ ÇOCUK 12. YAŞINI DEPREM ÇİÇEKLERİ İLE KUTLADI”
Kutu kutu mutluluk projesi büyürken Milli Çocuk dergimizin 12.yaşına sayılı günler kaldığını fark ettik. Acaba dedik bu sene Milli Çocuk Şenliğimizi deprem çiçekleri ile yapabilir miyiz? Hem Kurban Bayramı öncesi kutu kutu mutlukları da götürürüz, çocuklara bayram hediyesi olur diye düşündük. Hemen Cansuyu Yardımlaşma Derneğimiz ile görüştük, onlarda büyük bir mutlulukla kabul ettiler projeyi. Cansuyu İstanbul temsilcisi Şenol Düzgün, Cansuyu Ankara temsilcisi Mehmet Savaş, Cansuyu Adana temsilcisi Abdurrahman Alcan, Hatay Cansuyu temsilcisi Abdülhadi Bük ile koordineli bir şekilde planladık çalışmamızı. Sağ olsunlar sayelerinde işlerimiz tıkır tıkır hal oldu. Şimdi sırada kutu kutu mutlulukları paketlemek vardı. Bunun için büyük bir insan gücüne ihtiyaç oldu. Milli Gazete çalışanları ve aileleri, Milli Çocuk yazarlarımız, Fikir ve Aksiyon kulübünün üyeleri, en çok da Yenidevir Kitap sorumlularımızdan Cengiz Korkmaz’ın destekleri ile paketledik mutluluklarımızı. Milli Gazete Dağıtım Müdürümüz Ferhat Aksu’nun yedi yaşındaki kızı Şeyma ve on bir yaşındaki Ensar, Milli Çocuk yazarlarımızdan Hatice Kirkin Kaya’nın on iki yaşındaki kızı Eslem’in yardımlarını da söylemeden geçemeyeceğim. Kutuları paketlerken “önce ihtiyaçlar sonra istekler değil mi abla?” diyen Şeyma’nın sözü deprem bölgesinde sürekli kulaklarımda çınlayacak ve “Ah herkes senin olgunluğuna ulaşabilseydi keşke Şeyma” diyecektim.
“HEYBEMİZDE MASAL VE OYUNLARIMIZLA DÜŞTÜK YOLA..”
Tüm bu koşuşturmanın ortasında bir anda elimizde kuklalarımız, heybemizde masallarımız ve oyunlarımız ile Sabiha Gökçen Havalimanı’nda bulduk kendimizi. Milli Çocuk editörü olarak bendeniz, yazarlarımızdan Beyza Şevval Tatlı ile Halime Ayşe Astürk, Milli Gazete bölge sorumlusu Murat Abatay ve gelemeyen ekip arkadaşlarımızın dualarıyla çıktık yola. Hatay Havalimanı’na İstanbul’dan uçuş olmadığı için rotamız Adana idi. Orada da Adana Cansuyu’ndan Nimetullah Beyaz abi bizi karşılayıp Hatay’a ulaştırdı. Adana’ya indiğimiz de deprem şehirlerinden olmasına rağmen toparlanmış halini görünce sevinmiştik. Bu nedenle Hatay’da da çok yıkıcı bir manzara beklemiyorduk. “Biz Milli Gençliğiz” ezgileri çalan aracımızla Hatay’a yolculuk ederken yol boyu çocuklara yapacağımız çalışmaların provalarını yapıyorduk. Anlayacağınız neşemiz yerindeydi. Fakat bi anda anlayamadığımız bir sessizlik oldu. Ezginin sesini duyamıyor, kuklalar oynamıyordu. Meğerse Hatay’a girmişiz. Her yer yıkık her yer viraneydi. Tek bir insanın, tek bir canlının sesi yoktu. Ayakta kalan binaların ışığı yanmıyordu. Sadece belli belirsiz yanan sokak lambalarını görüyorduk. Hatay adeta hayalet şehir olmuştu.
“KENDİMİ SAVAŞIN ORTASINDA GİBİ HİSSETTİM”
Cansuyu’nun lojistik merkezine girdiğimizde kendimi savaşın ortasında gibi hissettim. Her yer virane olmuş, biz karargâh merkezine gelmiştik. Sabah olana kadar çıt çıkmadı şehirden. Sabah ezanına kuşların cıvıltıları eşlik edince elhamdülillah Hatay’da hala hayat belirtisi var dedim kendi kendime. Ardından şehirde hareketlilik başladı. Meğer geceleri böyleymiş artık. “Çadır kentlerde bile gece olunca ses duyamıyorsunuz o yüzden herkes Hatay’a hayalet şehir diyor artık” dedi Cansuyu sorumlularından Baki Bük abi.
“HOLOLOP VAR! LEĞEN DE VAR!”
Hatay’da tanıştığım ilk çocuk Aslan. Babası ile lojistik merkezine yardıma gelmişti. İki kız kardeşi daha var. Ardından Agd-Cansuyu gönüllüsü Meryem’in kızı Müberra ile tanıştım. Müberra bizimle hiç konuşmadı ama gözleri ile çok şey anlatıyordu… O sırada rehberimiz Burak geldi. Aracımıza oyunlarımızı ve kuklalarımızı yükleyip ilk durağımız olan Değirmenyolu Abdülkerim Yiğitdöl okuluna doğru yola çıktık. Gün ağardığı için depremin etkilerini daha iyi görüyorduk. Burak, Hataylı çocukların abisi olmuş. Bize yol boyunca Hatay’ın durumunu, çocukların günlerdir etkinlik yapmadığını anlatıyordu. O sırada Beyza Şevval, Halime Ayşe hocam ve benden bir çığlık koptu: “Hololop var! Leğen de var!”. Uçakta götüremeyeceğimiz için bazı etkinliklerimizi belki orada malzeme bulabiliriz diye yola bırakmıştık. Fakat gece geç vakitte Adana’ya ulaşınca bulamamış, Hatay’ın durumunu da görünce bulamayız diye vazgeçmiştik. Halime Ayşe hocam o anlar için şöyle diyor: “Burada malzeme bulamam diyerek yapmaktan vazgeçtiğim deney için köy yolunda karşımıza hololop çıkaran Rabbim! Anladım ki çöle de gitsek sen istersen bize oluk oluk su buldurursun. Nasip ettiklerine hayranım. Teşekkürler Allah’ım.” Hololopumuzu ve leğenimizi de alıp Değirmenyolu köyüne ulaşıyoruz. Çocuklar kadar büyüklerde büyük bir ilgi ile karşılıyor bizleri. Masallarımızı çocuklarla aynı ilgiyle dinleyip oyunlarımıza, yarışmalarımıza aynı ilgiyle katılıyorlar. Meğer oyun da masal da sadece çocuğun değil büyüklerin de ihtiyacıymış. Kutu kutu mutluluklarımızı çocuklara ilk elden teslim ederek aracımıza biniyoruz. Tekrar gelin diye uğurluyor anneler, çocuklar bisikletleri ile yol ayrımına kadar el sallıyorlar bize.

İkinci durağımız Kurtuluş caddesi Orhanlı Dayanışma alanı oluyor. Depremin etkisini burada daha iyi hissediyoruz. Kurtuluş caddesi dünyanın ilk ışıklandırılan caddesi unvanına sahip. Burak “Işığımız söndü” diyor. Tarihi yapıların hepsi yok olmuş, ayakta kalan binaların hepsi hasarlı...
“EN SON ETKİNLİKLERİNİ 23 NİSAN’DA YAPTI BU ÇOCUKLAR”
Çatlamış, yıkılmış binalar arasında en son etkinliğini tam altmış gün önce yapmış çocuklarla oyunlar oynayıp masallar anlatmak... Bölgeye giden nakli yardım da insani yardım da azalmış. İnsan desteği azaldığı gibi bu bölgedeki çocuklar çoğunlukla Suriyeli olduğu için giden insanlar bu bölgeye girmek istemiyormuş. Boş verin oraya gitmeyin gibi tepkiler verdiklerini anlatıyor Burak. Halbuki mazlumun ne dili ne dini ne ırkı olurdu... Hele çocuğun hiç olmazdı. Olmamalıydı... “En son etkinliklerini 23 Nisan’da yaptı bu çocuklar, kimse buraya gelmiyor. Çok ihtiyaç var. İnanın sizi hiç unutmayacaklar” diye ekliyor. Çocukları bilmem ama yıkıntılar arasında bizi ilgiyle dinleyen, bizi hiç tanımadıkları halde koşarak gelip sarılan çocukları, o şartlar altında bize Hatay’ın meşhur sarma içini yapan Menekşe’yi, namaz için evini açan teyzeyi, gözü yaşlı dili dualı anneleri sanırım ben hiç unutamayacağım...
MEĞER MUTLULUK BİR ÇOCUĞUN GÜLÜŞÜNE SIĞABİLİRMİŞ
Ne çok yanılmışız. Meğer mutluluk bir çocuğun gülüşüne sığabilirmiş. İlkin Aslan’ın gözlerinde gördüm bunu. Ardından Ömür’ün, Hasan’ın, Leyla’nın, Eyyi’nin ve her şeye rağmen gülebilen Hataylı çocukların gözlerinde… Onlar gözlerinin içinde saklıyorlar umudu da mutluluğu da… Sen de yanılmışsın Burak. Dünyanın ilk ışıklandırılan caddesinin ışıkları sönmemiş! Aslan’ın, Leyla’nın, Ömür’ün, Hasan’ın, Eyyi’nin gözleri güldükçe o cadde hep ışıl ışıl yanmaya devam edecek. Belki biraz tozlu belki biraz incinmiş ama hep ışıl ışıl… Mutlu kelimesi, umutlu kelimesinden evrilmiştir. Umudu olan insan mutludur. Hatay’da gördüm ki her bir insanın, her bir çocuğun geleceğe dair umudu var. Aslan’ın babasının, “Biraz dişimizi sıkacağız ama düzelecek inşallah” derken, çocukların tekrar gelin tamam mı diye bizi uğurlarken gördüm o umudu. Kapılarını bize açtıkları gibi umutlarını da bizimle paylaştıkları için minnettarım her birine. Her şeye rağmen gülmeyi onlarla öğrendik.

“EVET, SİZE MASAL ANLATIYORLAR”
Kısa fakat dolu dolu geçen bu ziyaretimize emeği dokunan her bir kişiye ve bu yolculuğumda benimle kah gülüp kah ağlayan, aynı suyu paylaştığım sevgili yoldaşlarıma canı gönülden teşekkür ederim. Ve siz sevgili okuyucularım, lütfen deprem çiçeklerini unutmayın. Biliyorum depremin üzerinden dört ay geçtiği için her şey geçmiş gibi gözüküyor fakat Hatay’da daha her şeyin en başında olunduğunu gözlerimle gördüm. Döndüğümüz de bize masal mı anlatıyorlar diyen pazarcı abiye babamın verdiği yanıt her şeyi açıklıyor aslında “Evet, size masal anlatıyorlar”. Hatay’da hiçbir şey yolunda değil. Oralara gitmeden, oranın insanı ile konuşmadan ekran başlarından anlayamazsınız buranın şartlarını. Düşünün ki baştan sona yok olmuş bir şehirden bahsediyorum. Üzerinden dört ay geçmesine rağmen hala daha yıkılamamış binlerce hasarlı yapı, birkaç bina inşa etmekle bitmeyecek bir enkaz var karşımızda. Şehir halkının iyimser tahminlerine göre beş yılda anca eski haline dönecek. İmkânı olan gidip oraları görmeli, paylaşacak ekmeğiniz yoksa da paylaşacak umudunuz vardır mutlaka…
