Mustafa Miyasoğlu, roman yazarı, düşünce ve eylem insanı. Yakın zamanda menhus hastalığa yakalandı. Duyar duymaz içimden bir şeyler koptu. Bu, ister istemez insanda derin izler bırakabiliyor.

Mustafa Miyasoğlu’nu, Elazığ İmam Hatip Okulunda öğrenci iken, 1975 öncesi Kaybolmuş Günler adlı romanıyla tanıdım. Bir yazarın bir eserini alıp okuduğumda, dünyama hitap ediyorsa, kendimi eserinde bulabiliyorsam, başka eserleri var mıdır, onu araştırır mutlaka alırdım. Hisar yayınları arasında Rüya Çağrısı şiir kitabını edindim. O dönemde dergilerdeki yazılarını da okumaya başladım.

Kaybolmuş Günler, dönemini ve anlatan kısmen otobiyografik özellik taşıyan bir roman. O dönemde elimizin altında okuyabileceğimiz romanlarımız çok azdı. Durali Yılmaz ile ikisi bir ilk olma özelliğine sahiptiler. Rasim Özdenören öykü ile yoğunlaşmıştı. Aslında bir öykü olan, roman olarak sunulan Gül Yetiştiren Adam da bu sayılı eserler arasında yerini almıştı. Onu bir roman olarak okuduk.

Miyasoğlu’nun Kaybolmuş Günler’ini, okul tatil olduktan sonra köyde hayvan güderken kırda okumuştum. Romanı bir çırpıda bitirmiştim. Diğer eserlerini daha sonraki yıllar edindim. Bütün eserleri kütüphanemde mevcut.

Üstat Necip Fazıl çevresinde bulunan, bağlı kalan bir tutkuyla bağlananlardan biri Miyasoğlu. Bu tutku bazen ileri düzeydeydi. Üstat Necip Fazıl hepimiz için elbette çok önemli. O, daha çok bakışını Üstat ile çerçevelemişti.

İstanbul’da Avrupa yakasının en ucunda ikamet ediyordu. Biz de Anadolu yakasında. Bir program olmasa bir araya gelmemiz oldukça güçtü. Milli Gazete toplantılarından birinde en geçer ramazanda iftarında görüşmüştük. Benim, sağlık sorunumu bir yana bırakıp toplantıya katılmama çok mutlu olmuştu. Hatta toplantıya katılmayan kimi yazarlara beni örnek göstererek serzenişte bulunmuştu. Buluşmalarımız daha çok uzun telefon görüşmeleriyle gerçekleşiyordu. Bu telefonlar o kadar uzun sürerdi ki, sanki bütün sorunlarımızı tartışıyorduk.

Dertliydi. Sorunlarla yoğunlaşıyordu. Kültür, düşünce, edebiyat konularında sürekli olarak yakındığı konuları gündeme getirirdi. Kimi zaman Yedi İklim için önerilerde bulunuyordu. Zaman zaman gönderdiği yazılarına dergide yer veriyorduk. Dergiyi adresine gönderiyorduk, eline ulaşmıyor diye serzenişte bulunuyordu. Ona da şöyle bir çözüm bulduk. Dergi Milsan tesislerinde basılıyor, oğlu Emre de gazetede çalışıyor. Çıkan her sayıyı oradan edinmesini önerdik, böylece dergiye ulaşabiliyordu.

Görüşmelerimizde kimi zaman da sitemlerde bulunuyordu. Bütün bu yakınmaları, sorunları sabırla dinliyordum. Davetli olduğumuz toplantılarda önerilerde bulunur, yanlışları sıralar, neler yapılması gerekir konuları üzerinde uzun uzun dururdu.

Bir konuya yoğunlaşmış ise ona tamamlamadan bırakmazdı. Yakın zamanda Ahmed Midhat Efendi üzerine yoğunlaşmış, kitap çalışmaları yapmış bir de sempozyum düzenlemişti. Bir yolculuktan dönerken beni aradı, gene çok uzun konuştuk. Programa davet etti. Sağlık sorunlarım yüzünden bu gibi toplantılara uzun zaman katılamadım, davete katılmayacağımı belirttim. Ahmed Midhat Efendi ile ilgili yaptığı çalışmayı bana gönderdi. Bu arada ben Yedi İklim dergisinde Tehodor Herzl’ın anılarını okumuştum. Herzl, Filistin’de toprak almak için İstanbul’daki kimi aydınlarla ilişki kuruyor. Bunların başında da Abdullah Cevdet var. Ahmed Midhat Efendi ile de temas kuruyor, biri iki görüşmede bulunuyor. Bu konuyla ilgili kendisine bilgi verdiğimde şaşırdı. Beklemediği bir durumdu bu. Bir yanlışlık olması kaygısını dile getirdi. Konuyu Herzl’in anılarından yola çıkarak bir çalışma yaptım Yedi İklim dergisinde yayımladım. O sayıyı merak etti, bu arada gönderemedim.

O’na göre Ahmed Midhat Efendi Üstat Necip Fazıl, Üstat Sezai Karakoç’tan sonra çok önemli bir konuma sahipti. Yedi İklim dergisinde Ahmed Midhat Efendi ile ilgili bir özel sayı yapmamızı önerdi.

Roman çalışmalarını ısrarla sürdürdü.

Üstat Necip Fazıl ile ilgili monografik çalışmasını geliştirdi.

Geniş bir kültürel bilgi ve birikime sahipti. Deyim yerindeyse tam bir “malumatfuruştu”. Uzun zaman Türk romanı üzerine seminerler verdi. Bildiklerini anlatmaktan asla yüksünmezdi. Bu bilgi birikimi ve anlatıları genç kuşak tarafından çok da iyi algılanmadı, mesafeli duruldu. Bilgiye ulaşmanın zorlukları her zaman ortada. Günümüz genç kuşakları, özellikle 1990’dan sonra bir yelpaze kayması yaşıyor. Düşünce izleği diye bir şey yok. Bütüncül bakılmıyor. Birine bağlanılmışsa dünyasını sadece onun etrafında kuruyor.

Mustafa Miyasoğlu bu bakımdan bir başınaydı denebilir.

Uzun bir zamandır her Pazar günü Millî Gazete’de haftalık kültür, düşünce ve sanat yazılarını Pazar günleri yayımlıyordu. Son zamanlarda anılarına da yer veriyordu. Sanırım anıları yarım kaldı. Dönemi bakımından önemliydi.

Hastalığını duyduğumda telefonla aradım, Yenge Hanım çıktı. Durumunun kritik olduğunu, bilincinin yerinde olmadığını söyledi, uzun konuşamadım, yutkundum. Şifa dileklerimle kapattım telefonu. Durumunu uzaktan uzağa durumunu sordurdum. Bu gibi durumlarda kendime yakın bulduklarımın durumlarını kaldıramıyorum. Biraz kendimden kaçar gibi kaçıyorum. Oysa kendi hastalığımda böyle olmadım, tam tersi daha dirençli, daha sabırlı ve etrafıma güven veren bir durumu yaşadım.

O arada Durali Bey beni aradı. Mustafa Bey’in hastalığını söyledim: “Duydum. Allah selamet versen uzun zamandır şiddetli baş ağrısı varmış ağrı kesicilerle idare ediyormuş. İnsan sağlığını böyle ihmal eder mi ” yakınmasında bulundu. Öğrencilik yıllarında birlikte olmuşlar, Kaybolmuş Günleri yayıma birlikte hazırlamışlar. Bunu anlattı.

01.08. 2013 tarihinde saat 14.00 sularında televizyon ekranına “Yazar ve düşünür Mustafa Miyasoğlu”nun vefatı son dakika haberi olarak verildi. İçimden bir şey koptu. Aşağı yukarı aynı kuşaktan olan isimlerden çok azı kaldı geriye. Başta Üstat Necip Fazıl, Cahit Zarifoğlu, Alaeddin Özdenören, M. Akif İnan, Erdem Bayazıt ve şimdi de Mustafa Miyasoğlu. Bu isimler bir dönemde çok önemli sorumluluklar üstlendiler. Bizim kuşak için yol gösterici ve besleyici oldular.

Bize bir dizi eser bıraktı. Onlar onun güzel ve çilekeş bir insan olmanın tanığıdırlar. Kendisine hakkıyla tanıklık edecekler. Bu, her insana nasip olmaz.

Mustafa Ağabey’e –O’na hep böyle hitap ederdim- Allah’tan rahmet diliyorum. Sevdikleriyle haşrolmasını, Sevgilimiz Efendimiz ile birlikte olmasını diliyor ve dua ediyor. Başta eşi yenge hanıma, çocuklarına ve sevenlerine sabır diliyorum