Kuruluşundan itibaren İslam Konferansı, gerçekleştirilen
toplantıları ve pek fazla olmamakla birlikte yaptığı bir takım faaliyetleriyle
Türkiye de belli bir dikkatle izlendi. Karşı olanlar yanında, ihtiyatlı bir
şekilde gözleyenler de bu dikkati gösterdiler. Fakat bu belli dikkat,
Konferans ın yapacaklarına olağanüstü bir umut bağlama düzeyinde genellikle
olmadı. Konferans ın, en ihtiyaç duyulduğu zamanlarda gerekli ve yerinde
tepkiyi verememesi ya da geç davranması, böyle bir umut bağlama duygusunu tam
karşılayamamasının nedenleri arasında sayılabilir. Ancak, Konferans ın yapısı,
merkezi yönetim yerinin seçimi, üyeler arasında bazı ülkelerin gizli
emellerinin gölge eder hal alması, kuruluşun hareket alanını daralttığı gibi,
giderek umut bağlamanın ilk şartı olan güven verme tavrını da olumsuz yönde
etkiledi gibi.
Son İstanbul toplantısı, aidat borçları, polis teşkilatı
kurulması teklifi gibi, ismiyle mütenasip olmayan haberlerle gündem konusu
olmasıyla aslında kuruluş felsefesi ve bunun işaret ettiği amaç belirsizliğini
adeta ortaya koydu. En azından kamuoyunun algısı bu yönde oluşma eğilimine
girer gibi oldu. Bu, sanıyorum, üzerinde durulması ve ciddiyetle irdelenmesi
gereken bir yöndür. Çünkü İslam Konferansı, her şeye rağmen İslam ülkelerinin uluslararası
ve uluslar üstü en önemli bir adımını temsil etmektedir. Şimdiye kadar
yaptıkları, yapamadıkları, gerçekleştirdikleri ya da gerçekleştirmedikleri bir
tarafa, en azından bir tasavvurun somut görünüm haline gelmesi bakımından ele
alınıp değerlendirmeyi hak etmektedir. Ancak bu meselenin bir yönüdür.
Diğer yönden bakılıp irdelenme zorunluluğunu ihmal etmemek
de gerekmektedir. Konferansın tasavvur temeli İslam ülkeleri bağlamında
Müslüman halkların, en azından belli temel sorunlarının ele alınıp tartışılacağı,
değerlendirileceği ve çözüm üretileceği ortak bir zemini işaret etmektedir. Bu
sorunların bir çırpıda tespit edilmesi, doğru bir şekilde tanımlanması, ortak
ya da kısmi programlar yapılarak çözüm yoluna konulması elbette beklenemez.
Fakat aradan geçen zaman dilimi dikkate alındığında hiç olmazsa acil
olanlarının tespitinin yapılması, üzerinde çözüme götürücü tartışmalar
başlatılması imkân sınırına çekilebilmeliydi. Sözgelimi, yoğunlukta ilk sırada
yer alan Ortadoğu coğrafyası başta olmak üzere diğer İslam ülkeleri ve
halklarının yaşayageldiği savaşlar, iç çatışmalar açık bir güvenlik sorunu
olarak ortada durmaktadır. Bu sorunun, kuşkusuz dış bağlantıları olabilir, ama
mekân Müslüman halkların hayatlarını sürdürmek zorunda olduğu yerdir. Bu sorunu,
ucu açık ve her zaman kullanılabilecek terör söylemine dayanarak tanımlamak,
yanıltıcı olmanın ötesinde, sorunu içselleştirememenin bir göstergesi olarak
anlamak da mümkündür. Kaldı ki, savaşların ve iç karışıklıkların kimi zaman
asıl nedeni terör söyleminin öne sürülmesinden de kaynaklanıyor olabilir. Bu
bizi güvenlik ve özgürlük sorununun belirlenmesine, tanımlanmasına, bu yönde
yapılacak düzenleme ve uygulamaların mahiyet ve niteliğine götürür. Bu bağlamda
şöyle bir soru mukadderdir: İslam ülkelerindeki halkların, egemen yönetimler
karşısında güven ve özgürlükleri ne ölçüde geçerlidir Hatta var mıdır,
şeklinde bir soru olarak da bu ortaya konulabilir. Güvenlik ve özgürlük
tanımlanmadan, düzenleme ve uygulama konusu yapılmadan, terör ü belli bir anlayış
temelinde tanımlarsanız, bu gerçekçi ve meşruiyete dayalı bir tanım olamaz.
Oysa bu ülkelerde, sadece o ülkenin sınırları içinde kalmayarak adeta evrensel
bir hareket niteliği kazanan birçok terör örgütü söz konusu olmaktadır.
Bunların dayandığı gerekçeler ve düşünceler, karşı olduklarını söyleyenler ile
bir noktada buluşabilmektedir. Ancak, emel ve hedeflerine bakıldığında, asıl
güdünün iktidar sahibi olmak olduğu açıkça görülmektedir. Sonuçta kuvvet,
kendi yasasını dayatma imkânına kavuşmaktadır. Doğrusu, Konferansa katılan
ülkelerin temsilcilerinin kimliğine bakıldığında iktidar sahibi oldukları, bu
iktidarın kendine halkın temsiliyetinikendiliğinden ihraz ettiğini söylemek
gerekir. Bu açıdan Konferans ın tasavvuruyla, fiili uygulaması arasında
kapatılamaz bir uçurumun bulunduğu söylenebilir. Nitekim Müslüman halkların,
herhalde temel sorunu polis teşkilatı değil, güvenlik ve özgürlük yanında
yoksulluk, işsizlik, gelir dağılımı adaletsizliği, cehalet ve kendi kendini
yönetme olmalıdır.