GEÇTİĞİMİZ asrın ortaları Türkiye’sinden bilgiler aktararak girmek istiyorum bu haftaki mevzuumuza.
Ticaret odasının neşrettiği bir indekse bakalım önce: İstanbul’da beş nüfuslu bir aile, 391 lira 23 kuruşla bir ay geçirebilmektedir.
Dökümü de var bu hassas araştırmanın. 187 lira 36 kuruş yiyecek, 38 lira 17 kuruş ısıtma ve aydınlatma, 93 lira 63 kuruş giyim ve ev eşyası, 24 lira ev kirası, kalan 48 lira 7 kuruşta çeşitli sarfiyat.. Çocukların okul harcamaları, sinema ve tiyatro gibi kültürel harcamalar olmalı.
Menderes Devri’nin üçüncü yılına yol alırken tarih, İstanbullular birbirlerine bakıp duruyorlarmış: Bu indekse göre geçinenleri bulabilmek için… Ama ticaret odası da ciddi bir kurum..
O günleri anlatan bir makaleye de göz gezdirelim: “Atatürk’ün henüz bitmeyen Anıt-kabri için yirmi milyon lira sarf edilmiş.
Atatürk’ümüz için ne kadar az… Fakir yurdumuz için ne kadar çok!”
Bu satırları yazarı o sırada Meclis’te ikinci dönemini yaşayan bir CHP milletvekilidir. (Y.Z.O.)
Son parafraflarındaki iddiası ve yol göstericiliği yapımına 1944 yılında başlanmasına ragmen sekiz yılda bitirelememiş olmasının alt yüzünü gösteriyor gibidir.
“Bizim Atatürk’e yapabileceğimiz tek anıt vardı: Türk ordularını zafere yürüttüğü Kocatepe’den koparıp getireceğimiz bir kaya!..
Ufka dikilen bu çıplak heykelde, biz, bir mimarın eserini değil, onun yalın ruhunu seyredecektik.
Yazık!..”
Nereden nereye.. Yahut ne günlermiş o günler muhabbeti için yapmadık bu girişi.
Bir CHP milletvekilinin bu yazısının altında bir DP milletvekilinin adı olsaydı, olacakları tahmin edebilir misiniz, sorusuna, sizleri cevap buldurmaya zorlamak da değilse niyetimiz, nedir?
O zamanlar, ticaniler heykellere saldırdı, ticaniler bust kırdı haberlerinin en yoğun aylarıdır da..
Bugünün olacakları, o günlerinde olacaklarıdır. Bunu tahmin etme geni insanlarımızın yapısında vardır. Dolayısıyla konuların tekrarına girmiyoruz.
Bugünlere direnebilmek, bu günlerde direnmek için geçmişimizi iyi bilmek zorundayız.
Sormuştunuz, sormamıştınız girdaplarında kaybolmak gibi bir vazifemiz olmadığının bilincinde, şuurundu isek..
Geçmişi bilmek bugün Emre Mor’un şapkasını doğru okumaktır.
“Eski yazı” nefretiyle büyütmek için yıllarca emek vermeseydi birileri, bugün onca insanımız Emre Mor’un şapkasına karşı çıkarak ya da karşı çıktığını sanarak telef eder miydi kendisini, kullanabildiği tüm iletişim araçlarında.
Halbuki herkes ilk bakışta orda yazanın “London” olduğunu okuyabilseydi İngilizlerin sattığı bir turizm malzemesidir deyip geçmez mi idi?
Okuyamadıkları, anlayamadıkları ve fakat araştırmaya da kapasitelerinin yetmeyeceğini bildikleri bir kaç arap harfi bugün ayna oluyorsa ülkemizin insanlarının görüntüsüne, biz de gereken dersleri almalıyız bu yansımalara bakıp. Ona, buna mı soracaktık yani.
Başbakanlığı Demirel’e, Meclis Başkanlığı’nı Bozbeyli’ye tevdi eden İnönü’nün o gün söylediklerinden de almalıydık gerçi bu dersi ama..
“Latin harfleri eğitimi alan bu iki insan rejimin teminatlarıdır. Gayri ben de rahatım.”
Demeci bu kelimelerden örülüdür İnönü’nün. O zatların teminatlıkları şekilde görüldüğü gibi bilmediklerinden kaynaklıdır.
Eğri, büğrü denilen Osmanlıcayı bilmemeleri, arap alfabesinin harflerini tanımamaları ancak bizim ülkemizde üstünlük gerekçesi oluyormuş.
Bugün Emre Mor’a tepki verirken telef olan onca insanımızı görseydi o İnönü, acaba rejimin teminatları resmen ve alanen çok artmış deyip daha mı çok sevinirdi.
Mademki yazımızın başında bir tarih verdik bu günlere gelmek içni, yine oralardan bir örnekle irtibatlandıralım mevzuumuzu.
Yıl 1949.
Penisilinin kaşifi Dr. Alexander Fleming’in de bulunduğu ve sale köşkünde gerçekleştirilen bir tıp kongresinde olanlara bir bakalım.
(Şale köşkü, 1927’lerde kumarhane yapılan ve rulet masalarıyla donatılan Yıldız Sarayı’nın bünyesindedir.)
Fleming’den sonra kürsüye, 1933 kaçıp gelenlerinden olan Çapa Tıp Fakültesi profesörlerinden Schwartz çıkar ve tebliğini Almanca sunmaya başlar. Protestolar, protestolar… Niçin Almanca konuşuyorsun? Almanya mağlup devlet olduğuna göre, dili de yitirmeli geçerliliğini…
Prof. Schwartz, önce İngilizce, sonra Fransızca verir dersini protestocuların.
“Ben bir Almanım, bir Alman yahudisiyim. Tahsilim Almancadır. Döneceğim yer ise Almanya’dır. Tebliğimi Almanca dinleyeceksiniz.”
Protestocular, bu savunma karşısındaki mağlubiyetlerini sindirmenin yolunu çoktan bulmuşlardır. Bitmeyen bir alkış tufanı koparmak. Artık ciddiyeti mi kalır kongrenin.
Tıp kongresinde, siyah köpeğin bacağını beyaz köpeğe, beyaz köpeğin bacağını siyah köpeğe nakleden Prof. Ziya Cemal bey kürsüye çıktığında ise herkes ikramların peşindedir.
Geçmişini bilen, unutmayan ve o geçmişi ile kendisine savaş açanları bozguna uğratan Prof. Schwartz’ın yanında bizim Prof. Ziya Cemal bey’imizi çok düşünmüşümdür. O da bir geçmiş nutku ile tıkınmaya gidenleri geri çevirebilir ve neden orada olduklarını hatırlatabilir mi idi? Cevabım hep hayır oluyordu.
Biz geçmişini reddeden bir ülkenin çocuklarıydık.
Avrupalımız Emre Mor üzülme, durum bu!
SORUSU OLAN KİM?
Banamı sormuştunuz?
Herkeste bir telaş… Uyanıklar bu telaşı ranta çevirme kuyruğunda. Gazetelerde, tv’lerde 800’lü bir ilan dönüp durmakta. Numaralar çevrilmekte.
“Kime, ne soracağınızı biz biliriz. Çevirin numaramızı…”
Bana mı sormuştunuz?
Herkese sordunuz, bir onu mu atlamıştınız, diyen vurdukça vuruyor, özür dileyip duranlara..
Bana mı sormuştunuz?
Evet sana sormuştum, diyeni duyan yok, diyorlar şimdi. Ordan geçen bir Abdullah’ın, gideyim mi diye sorman biraz fazla oldu Ahmetçiğim, dediği duyulmuş lakin.
Bana mı sormuştunuz?
Öğretmenin, sırasında sözlüye kaldırdığı çocuk vakit kazanmaya çalışıyor, teyit isterken.
Zira biraz önce baktığı saate göre ders zilinin çalmasına saniyeler kalmıştı.
TERÖR BİR – İKİ
Havaalanımızı kana bulayan teröristleri lanetlerken iktidara en yakın adreslerdeki gazetelerimiz, canlandırma resimleri çizerek okuyucularının hayallerini genişletmeye çalıştılar ekstradan…
Bu ülkede “istenmeyen”lerin bir tek karakterde çizimi vardır. Çizenler değişse de değişmez! 80 yıl önce nasıl çizilmişse, 50 yıl önce nasıl çizilmişse, kondukları gazetenin iktidara yakınlığı farkettirmediğinden, standartları değişmiyor çizimci CHP’li aile çocuklarının.
Bizim buraya koyduğumuz çizgilerin biri 60 yıl öncesinden, biri de sayfasına konmasından rahatsız olduğunu ilan eden Hıncal Uluç bey’in yazdığı sabah gazetesinin bugünlerinden..
Hangi teröre yanalım.
ZİNCİR GİBİ
SEYDİ bey caminin yeni haliyle ilk ramazanı ve ilk bayram namazını yaşamasına tanıklık eden cemaatin arasında ben de vardım. İmamımızın hüznü bize de mi yansımıştı bilmem. Bayram namazı cemaatine de hasret kaldık, demişti, gelenlerin ancak beş, altı saf olduğunu gördüğünde. Cemaatimizin yarısı onlardı.
Eve geldim. İnternet ortamında irtibata geçtim rahmetli Barış Manço ile..
“Bugün bayram erken kalkın çocuklar” diyordu, gözlerimiz ıslanırken.. Bugün bayramdı ve onların çocukları da erken kalkmışlardı mutlaka..
İbo’yu aradım sonra. Refah Partili İbo.. O rahmetliyi de özlemiştim. Baloncu İbo’m benim.
“Bayramları bekler, bayramları yaşardık.
Bayramlar mı eskidi, bizler mi yaşlandık.”
Biz, bir köroğlu, bir ayvaz, iki kişiydik.. Rahmetli babamın neslinin tanımıyla..
Köroğlu, mutfaktan eşyalara tutuna tutuna gelirken Ayvaz’ına takılıyor: Takıldın yine, diyor.
Ben de bize takılanların keşke kıymetini bilsek, diyorum.
Selam olsun birbirine takılanlara, bize takılanlara, takılıp kaldığımız anılarımıza da..
TURGAY ŞEREN
Bir başkasına en yakın olduğunuz zamanlar, sınıf arkadaşlığı zamanlarınızdır. İnsanlar birbirlerini iyi orada tanırlar ve o tanıma kalıbı üstünden geçen zamanlara ragmen kırılmazlar, değişmezler, öyle kalırlar.
Geçtiğimiz günlerde Mine Alpay gün hanımefendi yazmıştı, yarım asra yakın bir zaman öncesinde okudukları ilkokul arkadaşlarıyla buluştukları ve birbirlerine ay hiç değişmemişsin diyerek sarıldıklarını..
Sınıf arkadaşlığını hep önemserim. Sınıf mücadelesini de ilk orada öğreniriz. Siz A iseniz, B ve C olanlarla bir mücadeleniz var demektir. Dolayısıyla sınıf arkadaşlarının birbirlerini tanımalarını, en doğru tanımalar kategorisinde değerlendiririm.
Belgeli konuşmak gerekirse..
Rahmetli Necip Fazıl’ın “Sınıf arkadaşım Fahri Korutürk” başlıklı makalesini biz Milli Gazete’nin baş yazısı olarak okumuştuk, Korutürk Cumhurbaşkanı seçildiği gün.
Arasıra kızıla çalsa da pembe renklidir, dediği Korutürk’ü en iyi anlatan en kısa yazının o olduğunu hatırlıyorum. Biz Fahri Korutürk’ü rahmetli üstad dolayısıyla ve doğru tanımıştık. Sınıf arkadaşlıkları mı? Mekteb-I Fünunu Bahriye’yi şahane günlerinden. Hani orada Nazım Hikmet de varmış.
İkinci belgemize geçmeden önce, gazetemizin sahibi ve benim de kırk küsur yıllık arkadaşım Ömer Yüksel Özek’le bir sohbetimizin konu ile ilgili kısmını da yazmak istiyorum.
Başbakanımız sayın Binali Yıldırım bey’le İTÜ günlerinden bir arkadaşlığınız var madem, onu, bir yada iki cümle ile tanıtmalısın tarihe. MTTB yıllarından arkadaşım sayın Abdullah Gül’ü, cumhurbaşkanı olduğunda, “O hep kazanandan yanadır” diye anlattığımı ve Milli Gazete’de kayıtlara geçirdiğimi de örnek vermiştim. Galiba biraz bekleyeceğiz, deyip yazımızı sürdürelim.
Turgay Şeren vefat etti.
İkinci belgemiz, vefatını beklediğimiz ama yine de üzülmekten geri duramadığımız efsane üzerinedir.
Onu da bir sınıf arkadaşı anlatsın.
Kaynağım yine Milli Gazete’dir. Milli Gazete yazarıdır. Sınıf arkadaşı Mehmet Şevket Eygi ağabey anlatıyor:
“Çok zeki idi. Herkes ondan diplomat olmasını bekliyordu. O gitti futbolcu oldu.”
O sınıf arkadaşlığına hasret yüklü bu anlatımdaki sitemde haklı mıydı Mehmet Şevket Eygi ağabey, ben tartışırım.
Turgay Şeren meslek olarak diplomatlığı seçmemişti yahut diplomat olması engellenmişti ama, o yine de sahaların diplomatı idi. Adına şiir yazan Fenerahçeli çocukları gördüm ben. Onun bir hareketinden, bir sözünden incindik diyen Fenerbahçelilerin olduğunu da duymadık, bilmedik.
Hocası tarafından “kalede kaleci yokki” diye tanımlananların ve takımları hasbelkader şampiyon olduğunda, ben bir de geldiğim takımda şampiyonluk yaşamıştım diyerek, adliyeye intikal etmiş dosyalara atıfta bulunanların, Turgay Şeren’den insanlık, diplomatlık, kalecilik öğrenmelerini çok isterdim.
Turgay Şeren’I takımlarına kaleci yapmalarına Galatasaraylıların hak veriyorum. Türkiye zeki bir diplomattan olmuş olabilir ama, bugün Galatasaray’ın bir taraftar gücü ve kitlesi varsa, bu, Turgüy Şeren’in ve Metin Oktay’ın o yıllarda o takımda olmasındandır. Palermo’dan apar topar Metin Oktay niye geri getirildi? Taraftar kazanmadaki düşüş görüldüğünden.. Bugünki kazanılan taraftarlar Drogba, Sneijder gibi yabancı futbolculara endekslenmişse, kabahat biraz da Turgay Şeren’den Galatasaraylılık dersi alarak diplomatlaşmayı akıllarından geçirmeyen ve fakat Melolaşmayı adamlık sanan, kafa göz yarma meraklısı yerlilerde aranmalı değil mi?
Rakibi İstanbul takımının taraftar kazanımını biraz durdurabilmek adına, o takımın Nani gibi transferlerini buralarda oynatmamayı görevi sanan ve bir kişiyle ancak katılabildikleri Euro 2016’lardan hemen gönderiliveren hakem beylerimizin bu katkılarının sınırlı olacağını da ilgililer bilsin isteriz.
Bilsinler ve diplomat ruhlu yeni Turgay Şeren’ler bulsunlar takımlarına.
Turgay Şeren’e rahmet olsun!