Düşünce, sanat, bilim, toplumsal gelişme, iktisadi, siyasi durumlar vb. gibi konuları tam olarak anlamak için başkalarına bakmak yararlı olabileceği kadar, gerekli, hatta zorunludur. Batı dünyasında 16-17. yüzyıllarda yaşanan siyasi, iktisadi, toplumsal arayışlar ve girişimler çerçevesinde ortaya konulan düşüncelere, arada bir göz atmak, en azından uyarıcı olabilir. Bu yüzden 18. yüzyıl İngiltere’sinde yaşamış John Locke’un “Two Treaties of Government: İki Yönetim Üzerine İnceleme, 1690” adlı eserinde kısa bir alıntı yapacağım. Locke (1632-1704), felsefede Görgücü (Empirist) akımın önemli bir ismi olma yanında, siyasi alanda demokrasinin ve insan hak ve özgürlüklerinin yorumlanmasında da etkili bir düşünürdür. Nitekim ABD’nin anayasa hazırlanmasında görüşleri kaynak olarak alınacaktır. Ayrıca tıp öğrenimi görmek isteğinin bir gereği olarak, İbni Sina’nın “Kanun-i Tıp” kitabını özgün Arapçasından okuyabilmek için, dönemin Arapça uzmanı E. Pecocke’tan ders almıştır.
Dönemin düşünce gelişiminde “doğa durumu”, “toplum sözleşmesi”, “insan temel hak ve özgürlükleri” kavramları belirleyici konumdadırlar. Bu temelde siyasal iktidar üzerine şunları yazar:
“Siyasal iktidarı doğru olarak anlamak ve onun köklerini ortaya koymak için bütün insanların doğal olarak hangi halde olduklarını dikkate almamız gerekir. Bu, insanların başkasından izin istemeksizin ya da başkalarının iradelerine bağlı olmaksızın doğa kanununun sınırları içinde fiillerini düzenleyebilecekleri ve sahip oldukları varlıklar ve kendileri üzerlerine uygun gördükleri biçimde tasarruf edebilecekleri tam ve eksiksiz bir özgürlük durumudur.
Bu durum aynı zamanda hiç kimsenin bir diğerinden daha fazlasına sahip olmadığı, bütün iktidarın ve yetki sınırının karşılıklı olduğu bir eşitlik durumudur. Hiç kimse açık bir irade beyanıyla, birisini diğerine karşı üstün kılacak aleni bir tahakküm ve hükümranlık hakkını kendi efendisine ve sahibine vermediği sürece, aynı cins ve mertebedeki yaratıkların doğanın aynı imkânlarına sahip olmaları ve aynı melekeleri kullanmaları bakımından aralarında hükmetme ve tabi olma ilişkisi olmaksızın birbirlerine eşit olması gerektiğinden daha apaçık bir şey yoktur.
Basiret sahibi Hooker (1554-1600, İngiliz Kilisesi’nde rahip ve ilahiyatçı) insanların bu doğal eşitliğini öylesine açık ve tartışma götürmez bir durum olarak görür ki, bunu insanlar arasındaki karşılıklı sevgi mecburiyetinin ve onun üzerine inşa ettiği karşılıklı sorumluluğun temeli olarak alarak buradan adalet ve hayırseverlik üzerine harika ilkeler türetir. İşte söyledikleri:
“Böyle bir eğilim, insanların başkalarını sevme görevinin ve yükümlülüğünün kendilerini sevmelerinden daha az olmadığını öğretmiştir, zira eşit olan şeyleri görmek tek bir ölçüyü gerektirir. Eğer insanın kendisi için isteyebileceği ve herkeste bulunduğu kadar bir iyilikten başka bir şey istemiyorsam, tek ve benzer doğaya sahip diğer insanlarda da bulunduğu kesin olan bir başkasının benzer isteklerini yerine getirme konusunda dikkat ve hassasiyet göstermediğim sürece kendi isteğimin herhangi bir kısmının karşılanmasını nasıl bekleyebilirim? Onların bu isteğine karşı yapılan bir kötülük her bakımdan onlar kadar bana da ıstırap vermelidir. Bu yüzden eğer zarar veriyorsam acı çekmeyi de göze almalıyım; başkalarının bana gösterdiği sevginin benim onlara gösterdiğimden daha fazla olması için hiçbir neden yoktur, bu yüzden doğadaki eşitlerim tarafından sevilme isteğim bana karşı mümkün olduğunca benzer bir sevgi gösterme gibi doğal bir görev yükler. Doğal aklın biz ve bizim gibiler arasındaki eşitlik ilkesinden hayatın akışı için çıkarttığı düzen ve dini kurallardan hiç kimse habersiz değildir.”
Bu bir özgürlük durumu olmakla birlikte ruhsat durumu değildir, insan bu durumda kendisi ve sahip oldukları üzerinde sınırsız bir tasarruf serbestliğine sahip olsa da sadece onları korumaktan daha yüce bir durum gerektirmedikçe kendisini ya da mülkiyeti altındaki herhangi bir canlıyı yok etme özgürlüğüne sahip değildir. Doğal durumu yöneten ve herkesi kendisine uymaya zorlayan bir doğa yasası vardır. Aklın bizzat kendisi olan bu yasa, kendisine danışan bütün insanlığa herkesin eşit ve bağımsız olduğunu, kimsenin bir diğerinin hayatına, sağlığına, özgürlüğüne ya da sahip olduklarına zarar vermemesi gerektiğini öğretir. Zira insanlar tek bir kadir-i mutlak ve sonsuz hikmet sahibi yaratıcının eseridir, hepsi de tek bir efendinin kullarıdır ve O’nun emri ve O’nun işi olarak yeryüzüne gönderilmişlerdir, O’na aittirler ve ancak O’nun arzu ettiği sürece var olmak üzere yaratılmışlardır.” (Yönetim Üzerine İki İnceleme, ç. Ömer Saruhanlıoğlu, Litera Yayıncılık, İstanbul 2020, s. 169-171)