Böyle bir soruya cevap verme zorunluluğu söz konusu edildiğinde kısaca ya “evet” ya da “hayır” demenin dışında akla gelebilecek bir seçenek yoktur, denebilir. Fakat iki seçenekli bir cevap da pek açıklayıcı olmayabilir. Çünkü Batı’dan neyin kastedildiğinin açıklanmasına ihtiyaç vardır. Batı, dar anlamında Avrupa kıtasını ifade etmek üzere kullanılmaktadır. Ancak geniş anlamda bakıldığında, ister istemez farklı değişkenleri dikkate almak gerekmektedir. Öncelikle, belli ölçüler içinde Amerika kıtası gibi Rusya da Batı kapsamına girdirilebilir. Diğer yandan Batı kavramını teknoloji ve sanayileşme anlamında düşündüğümüzde Japonya, Güney Kore, Tayvan, Çin, hatta İsrail gibi belli alanlarda teknoloji geliştiren ülkeleri dahil etmek kaçınılmazdır. İktisadi bakımdan daha farklı ölçütlere başvurulması gerekir. İnsan hak ve özgürlüklerinin gerçekleşmesine bakılarak Batı kavramı belirlenmek istendiğinde, bütün bunlardan farklı sonuçları elde etmek mümkündür. Sözgelimi, bu açıdan Rusya, Çin herhalde Batı kapsamında kolayca yer almazlar.

Kuşkusuz, mantık ve soyut akıl yürütme bağlamında “Batı çöker mi?” şeklindeki bir sorunun cevabı, tarihi veriler de göz önüne alındığında, “evet” olmak durumundadır. Ne var ki, mantığın ve akıl yürütmenin dayandığı kurallar, her şeyden önce soyuttur ve dolayısıyla gerçeklikle her zaman örtüşmesi beklenemez. Üstelik bu kurallar, gerçekliği oluşturma ve temellendirme amacı taşımazlar, sadece gerçekliği kavrama, tanımlama, sınıflandırma, açıklama yönünde işlev görürüler.

Geçenlerde, Amerikalı bir finans zengini olan (tıpkı Soros gibi) Rogers adlı birisinin “Batı” kavramı çerçevesinde medyada yer aldı. Ona göre “Batı”, iktisadi, daha doğrusu finans bakımından bu yıl, en geç önümüzdeki yıl iflas edecektir, tıpkı İzlanda gibi iflasını ilan edecektir. Onun için kendisi, aile ve çocuklarıyla Çin’e yerleşmiş. Finans işlemleri, kapitalist sistemin doğurduğu ve geliştirdiği bir yol ve yöntemdir. Gerçek anlamda iktisadın üretim, tüketim, arz, talep, fiyat, faiz, enflasyon, kalkınma gibi kavramlarına dayalı bir iktisadi faaliyeti ifade etmez. Dolayısıyla, söz konusu finansçının değerlendirmesi, zenginliğinin yöntemi ve sonucu olan finans alanında, Batı finans dünyasında bir takım gelişmelerin olumsuz nitelikte meydana geleceği şeklinde anlaşılabilir belki. Gerçekte bunun meydana gelip gelmeyeceği hususunda, en azından iktisatla uğraşanların tartışma ve değerlendirmelerine bakılması gerekebilir. Hele, o kişinin aile ve çocuklarıyla Çin’e yerleşmesi, ileri sürdüğü “kehanet” bakımından da gülünç karşılanacak niteliktedir. Diyelim ki, Londra veya New York Borsaları krize girdiğinde, küreselleşmeyi kapitalizmin bir ileri aşaması olarak gören finans dünyasını etkilemeyecek mi? Ya da Çin veya Japon finans dünyasındaki bir bunalım sadece orada mı kalacaktır?

Kısaca, adı geçen kişinin ileri sürdüğü görüşün mantıki bakımdan tutarsızlığı ortadadır. Ciddiye alınır bir yönünün olduğu herhalde düşünülemez.

Böyleyken, niçin söz konusu kişinin görüşlerine bazı medya organlarında, özellikle muhafazakâr basında yer verildi?

Sanıyorum, “Batı”yla ilgili bu tür beyanlara hemen yer verilmesi, psikolojik bir sıkışmışlığın tezahürü olarak değerlendirmek yerinde olabilir. Bizde, düşünce bakımından yöntemli ve sistemli olmanın gereği ve kaçınılmazlığı tam olarak anlaşılamadığı için, karşılaşılan sorunu tahlil etmek yerine onu yok sayma kolaycılığı güdüleyici olmaktadır. “Batı” özelinde bu psikolojinin kolay yoldan işlerliğe konulması, en azından geçici bile olsa, bir doyum veya tatmin sağlamaktadır. Oysa temel sorun, sözgelimi bir uygarlık sorunu olarak görülüyorsa, öncelikle, ötekinin varlığından önce kendi varlığımız, etkinliğimiz, sorumluluğumuz, eksikliğimiz vb. bakımından, adeta sıfırdan başlarcasına soruna yaklaşmak olmalıdır. Birinin yok olmasını kendi var olmasının ön şartı saymak, her şeyden önce kendine güvensizliğin, yetersizliğin, zaaf ve acziyetin bir göstergesidir. Bu durumda var olmanın herhalde fazla bir anlam ifade etmeyeceği kolayca anlaşılır.