Türkiye’de yaklaşık 66 bin kişi, bankalardaki toplam mevduatın neredeyse yarısını elinde tutuyor. 66 bin hesaptaki para, geri kalan yaklaşık 60 milyon hesaptaki paraya eşdeğer. 1 pulu 9, 9 pulu 1 kul paylaşıyor ki, bu sistemin ne kadar da adil ve hakkaniyetli olduğunun ipucunu veriyor zaten.

Türkiye’nin 1980’de yaşadığı iki büyük kırılma ve Batı’ya (veya dünya sistemine) eklemlenme sürecinin birisi 12 Eylül askeri darbesiyken, diğeri de (çok konuşulmasa ve bilinmese de) 24 Ocak Kararları’ydı. Türk ekonomisini dış pazarlara ve sermaye hareketlerine açmak şeklinde özetlenebilecek bu adım, sermayenin önündeki engellerin birer birer kaldırıldığı ve para hareketlerinin rahatlıkla gerçekleştirilebildiği serbest piyasa ekonomisine gidişi de başlattı.

Evet, tüketici açısından daha kaliteli mal ve hizmete ulaşma imkanı doğdu, tüketilen malların kalitesi arttı, dünyadaki gelişmelere daha çabuk uyum sağlama imkanı doğdu. Ancak öte yandan bakılınca, Türkiye’nin kritik sektörlerinin ve milli ekonomisinin sistemli şekilde iğdiş edildiği de görüldü. En başta gelen örnek, tarımın geçen yıllar içinde üretkenliğinin ve katma değer üretebilme kapasitesinin tırpanlanmasıdır. Artık Türkiye’de, tarımdan para kazanamayıp büyük şehirlere göç de, üç otuz paralara madene inmek de, asgari ücrete talim etmek de sıradanlaşmıştır. Çiftçinin, ürünü para etmediği için “mesleksiz” bir şekilde işgücü piyasasına atılması ve vahşi kapitalistin acımasız yüzüyle tanışması bir Türkiye klasiğine dönmüştür. 

Küresel kapitalizmin, her geçen gün daha da büyüyen, daha da büyümek ve daha fazla kar etmek zorunda olan devasa şirketlerine yeni pazarlar açabilmek, yeni müşteriler bulabilmek için ne kadar çok ülke serbest ticarete ve sermaye hareketlerine kapılarını açarsa, o şirketler ve küresel sistem için o kadar iyidir. Türkiye’nin küresel ekonomiye eklemlenmesi de bu açıdan okunması gereken bir süreçtir. Yoksa, kata değeri yüksek hiçbir ürünü veya hiçbir markası olmayan, bilgi ve teknoloji üretip satamayan Türkiye’nin, küresel sisteme girmesinin başka bir anlamı yoktur.

Küresel sistem, uzmanlaşma adı altında bir işbölümünü etkisi altındaki ülkelere dayatır. Böylelikle, merkezdeki ülkelerin (yani kapitalistlerin, küresel sömürücülerin) üretmeyi karlı bulmadığı “angarya” işleri diğer ülkelere dağıtır. Bu minvalde, misal, Avrupa’nın, Amerika’nın artık tenezzül etmediği veya pahalı bulduğu “montaj” işeri Türkiye gibi ülkelere bırakılır. Bizler de, bu “montaj” sanayine bakıp, ne kadar da geliştiğimizi, ne kadar da ilerlediğimizi düşünürüz.

Son yıllarda, bu gelişme ve ilerleme illüzyonuna inşaatlar da eklenmiş durumda. Her yerde mantar gibi türeyen gökdelenler, lüks siteler, AVM’leri görünce, caddelerdeki son model arabalara bakınca, geliştiğimizi, zenginleştiğimizi sanıyoruz. Dünya ekonomisi içinde ciddi hiçbir ürünü üretemeyen, katma değeri yüksek hiçbir tane ürünü olmayan, bilgi ve teknolojiden yoksun bir ülke olarak kendimizi dev aynasında görüyoruz. Halbuki, küresel sistemin bize biçtiği rolü oynayan bir figüranız sadece.

Bilkent Üniversitesi’nden Prof. Erinç Yeldan, bize biçilen bu ucube role güzel özetlemiş:

“Uluslararası işbölümü içerisinde “ekle-yapıştır” türü montaj sanayinin taşeron bir üreticisi olmak;

Uluslararası mal ve finans piyasalarına bir ucuz ithalat cenneti ve yüksek dış borçlanıcı olarak eklemlenerek, yüksek finansal getiri sunan bir “yükselen piyasa ekonomisi” olmak;

İmar ve kent rantlarının sunduğu kârlarla birlikte beslenen yerel ekonomiye hizmet sunmak üzere enformalleştirilmiş, güvencesizleştirilmiş bir ucuz işgücü deposu yaratmak”

Velhasıl-ı kelam, Credit Suisse servet raporu, Türkiye’de 37 dolar milyarderi varken Japonya’da 15 olduğunu söylese de, ülkemiz gelir adaletsizliğinin, haksız ve sömürüye dayalı bir ekonomik sistemin, işgücünün değersizleştirilmesinin ve rantın kutsanmasının canlı bir örneğidir. Başrol kılığında dolaşan bir figürandır sözün özü.