Bizlere sayısız nimetleri içinde düşünme, konuşma, yazma kuvvetlerini de keremiyle bağışlayan en yüce sıfatlar sadece kendisine ait olan Rabbülalemin’intevfik ve inayetiyle, adıyla... Hz. Musa’nın (A.S) “kolaylaştır” duasıyla... (Taha,28)
Dilimiz kalbimizin tercümanı. Yazı, kalemin sözü. Kelam (söz) ve Kalem: İletişim, ilim araçları... Dilimize göre konuşmak neyse, kalemimize göre yazmak odur. Gerçekte sözlerimiz de yazılarımız gibidir; hiçbirşey kaybolmaz, yok olmaz, kaydedilip ahirette kendimize okutulur. (Kaf,4 )
O’nun (c.c) Kitab-ı Kerim’ini (ayetlerini), kendimizi, kainatı, insanları, olayları, geçmiş kavimleri, geleceği, ahireti, kıssaları, misalleri, hükümlerini... O’nunla “oku”maya gayret edeceğiz. Ki okumalarımız doğru olabilsin. Zaten seçeneğimiz ikidir: Birincisi “vahiy” okuması, ikincisiyse “heva” okumasıdır. Birincisi hak, ötekisi batıl. Hak ismi şerifi hürmetine bizi “heva”mızla okumaktan/yazmaktan, eylemlerden korusun.
Kalemimizi, yüce Rızasını kazanmamıza vesileyle Hakka araç, batıla karşı da kılıç eyleye... Hak-Batıl mücadelesinde lütfuyla kendi safında istihdam eyleye...
Okumada, yazmada, her işimizde, her yer ve zamanda Rabbülalemin’in her şeyden haberdar, her şeye şahit, bize şahdamarımızdan daha yakın olduğuna inananlardanız. “Kiramenkatibinin” kaydettiği şuuru ve ihsanıyla(Kaf, 17-18) Ahiretteki “oku kitabını...” (İsra, 14)) hitabında bizleri mahcup eylemesin. Zaman ve kelam israfından da, hepimizi korusun. Vahyine teslim olanlardan eylesin. Kaygan zemindeyiz; ayaklarımızı yolunda sabit kılsın. Bizi bize bırakmasın... Allah’ın rızası ve hatırı herşeyin üzerindedir.
YA HİCRET YA DA ZİLLET
Üç yüz yıl oluyor ki, kendimizden/benliğimizden uzaklaşıyoruz. Yönümüzü, yüzümüzü batıya çevireli bu yolda bizi yücelten tüm değerlerimiz aşındı, kimileri de kayboldu. Değerlerimiz aşındıkça devletimiz, coğrafyamız, vahdetimiz, kardeşliğimiz, sevgi ve saygımız aşındı, parçalandı. Bunlardan elimizde neler kaldıysa onlarla nefes nefeseyiz. Muharrem ayı içindeyiz. Hicret ayı, mübarek aylardan. Zamanları, mekanları, insanları değerli kılan, yaratan Rabbülalemindir.
Tarihimizin en hassas, kritik dönemlerinden birisinde çırpınıyoruz. Dışarıdan ve uzantıları olan içimizden kuşatılmış durumdayız... Düşmanlardan yardım bekliyoruz. Kimlik değiştirme çabalarımız bizi nerelere getirdi. Ne kendimiz kaldı ortada, ne de izzetimiz, itibarımız... Çok pahalıya mal oldu bize. Bu gerçeği görmek ve tekrar kendimize/köklerimize/tarik-i müstakime dönmek zorundayız. Neden miladi takvim, hicri takvim değil? Neden cumartesi, pazar, cuma değil?! Neden Ocak,Muharrem değil?! İslam’ın değerleri Avrupanın değerlerinden üstün değil mi?!
Batılılaşma/yabancılaşma yolundan, biricik kurtuluş (İslam) yoluna hicrete/tevbeye mecburuz. Bu hicreti yapmadıkça yaşadığımız zillet ve sıkıntılar artarak devam edecektir. Biliyor ve inanıyoruz ki “Başımıza gelen tüm musibetler, ellerimizle kazandıklarımız (günahlarımız) nedeniyledir, çoğunu da affeder.” (Şûrâ, 30 )
Evet. Hastalıklarımız gittikçe çeşitleniyor, artıyor... Fıtratımız, sağlığımız bozuldu. Ümitsiz ve çaresiz olamayız. Çare, çıkış, çözüm, kurtuluş var...
Tüm ilaçlar Kur’an-ı Kerim (şifa) eczanesinde, çözümler İslam (Kur’an ve Sünnet) kütüphanesindedir. Bizi Batı (l) reçeteleri ve ilaçları hasta etti. Batıl (kul) reçetelerini, çözümlerini çöpe atma zamanı gelmedi mi? Rabbülalemin bize lütfundan, rahmetinden Ruh/vahiy gönderdi... Vahye (tevhide) hepimiz tutunursak yeniden kurtulabilir, bu karanlık tünelden aydınlığa çıkabiliriz. Allah ve Resulünün bize hayat veren çağrısına icabet edelim ki, yeniden canlanıp, ayağa kalkabilelim. Narkozdan kurtulalım. Yeniden hepimiz birden tevbe ile O’na, yolu İslam’a dönelim ki, kurtulalım.
AB’den, ABD’den, mevcut uluslararası sistemden, kuruluşlardan şikâyete devamda çözüm ve fayda olmaz. AB yuvasının ankebut/örümcek yuvası gibi zayıf, güvensiz, çürük bir yapı olduğunu (Ankebut,41) anlayarak terk ettiğimiz İslam sarayına dönelim ki adalet, izzet, kardeşlik, sevgi-saygı... Tüm değerlerimize kavuşmuş olabilelim...
AllahuTeala’nın yardımı gelince, tüm sorunlar aşılır, zillet gider, izzet gelir. “Öyleyse ne duruyoruz? Haydi hep birden tevbeye, İslam’a, Hakk’a hicrete!” çağrısını yapacak bir önderi bize lütfundan göndermesini Rabbülaleminden/kereminden umuyoruz.
Sorun kimlik ve istikamet sorunudur. Müslüman kimliğimiz isim ve resim olarak var. Ruh,öz, düşünce,eylem olarak nerede?! Yolumuz/yönümüz üç yüz yıldır Batı değil mi? Doğru yolda isek yaşadığımız sorunlar nasıl açıklanabilir? Yanlış yolda, yönde ve istikametteyiz. Dua ediyoruz, kabul olmuyor... Tevbeye, hicrete muhtacız.
Hz. İbrahim Rabbinin “teslim ol” çağrısına icabetle “teslim oldum” dedi, ateşi gülistana çevrildi. Hz. İsmail’i bıçak kesmedi... Hz. İsa teslim oldu, darağacından kurtuldu. Hz. Musa teslim oldu, firavunun zulmünden kurtuldu. Hz Yusuf teslim oldu, kuyudan, zindandan kurtulup aziz oldu. Haydi teslim olmaya yeniden.... Haydi, hep birlikte barışa (İslam’a)...” Allah’ın ipine sımsıkı sarılın”, “Nereye gidiyorsunuz?” (Bakara, 208, Al-i İmran, 103, Tekvîr, 26) ayetleri bizi çağırıyor, semadan... Haydi, AB kapısından/yolundan, Hak kapısına/ yoluna “Hicret”e...
Dilediğini aziz eden Rabbimiz bizi bu karanlık tünelin içinden lütfuyla çekip çıkarta, bizi bize bırakmaya, içimizdeki ve dışımızdaki düşmanlarımıza karşı bize yardım eyleye dualarımızla... Vesselam.