Yunanistan Parlamentosu Genel Kurulu’nda 5 Mayıs 2026 tarihinde gerçekleştirilen oturumda, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Fener Rum Patriği Bartholomeos’un “Yeni Roma ve Konstantinopolis Başpiskoposu ve Ekümenik Patrik” sıfatıyla kürsüye davet edilmesi ve ayrıca kendisine onur madalyası verilmesi son derece dikkat çekici ve çok boyutlu değerlendirilmesi gereken bir gelişmedir.
Her şeyden önce şu husus açıkça ifade edilmelidir:
Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde faaliyet gösteren Fener Rum Patrikhanesi’nin hukuki statüsü bellidir. Patrikhane, Lozan Barış Antlaşması çerçevesinde yalnızca Türkiye’deki Rum Ortodoks cemaatinin dini ihtiyaçlarını karşılayan bir dini kurumdur. Patrik ise Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır ve Türk hukukuna tabidir.
Dolayısıyla “Ekümenik” sıfatı gibi, “Yeni Roma Başpiskoposu” veya “Konstantinopolis Başpiskoposu” ifadeleri de Türkiye Cumhuriyeti’nin tanıdığı hukukî ya da siyasî sıfatlar değildir.
Burada özellikle üzerinde durulması gereken konu şudur: “Konstantinopolis” neresidir?
Bugün dünya üzerinde “Konstantinopolis” adlı bir şehir yoktur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik alanı içerisindeki şehrin adı İstanbul’dur.
Bu isim yalnızca günlük kullanım değil; uluslararası hukuk, diplomasi, haritacılık, posta sistemi, hava ve deniz ulaşımı dahil olmak üzere bütün uluslararası kayıtlarda geçerli olan resmî isimdir.
Peki o halde neden “İstanbul” denilmemekte, özellikle “Konstantinopolis” ifadesi tercih edilmektedir?
Bunu hiç kimsenin sormaması düşünülemez. Çünkü isimler yalnızca kelime değildir.
İsimler egemenliktir. İsimler tarihî ve siyasî aidiyet iddiasıdır.
Nasıl ki hiçbir devlet bugün Mumbai’ye “Bombay”, Chennai’ye “Madras”, St. Petersburg’a “Leningrad” diyerek resmî siyasi hitap oluşturamazsa; Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük şehrine de tarihsel imparatorluk dönemine ait isimle siyasi vurgu yapılması kabul edilemez.
Üstelik burada kullanılan ifade sıradan tarihî bir referans değil; “Yeni Roma ve Konstantinopolis Başpiskoposu” şeklinde, tarihî Bizans mirasını ve Doğu Roma sürekliliğini çağrıştıran siyasi anlam yüklü bir unvandır.
Peki “Yeni Roma” nedir?
Tarihsel olarak “Nova Roma” yani “Yeni Roma” ifadesi, Bizans döneminde Konstantinopolis için kullanılan bir kavramdır. Bu kavram, Doğu Roma İmparatorluğu’nun devamı olduğu iddiasına dayanmaktadır. Ancak bugün ortada “Yeni Roma” adlı bir devlet yoktur. Böyle bir egemen yapı bulunmamaktadır.
Ne Birleşmiş Milletler kayıtlarında, ne uluslararası hukukta, ne diplomatik teamüllerde “Yeni Roma” diye bir devlet veya egemen siyasi otorite söz konusudur.
Dolayısıyla bir kişinin yabancı bir parlamentoda bu sıfatlarla takdim edilmesi sıradan bir dini hitap değildir. Bu, tarihî ve siyasî anlam yüklenmiş sembolik bir tercihtir.
Daha da dikkat çekici olan husus şudur:
Aynı kavram daha önce Ukrayna ziyaretinde de kullanılmış ve Türkiye-Ukrayna ilişkileri bakımından diplomatik hassasiyet oluşturmuştur. Çünkü bu ifade, İstanbul’un tarihsel ve egemenlik bakımından farklı bir siyasi zeminde tanımlanmasına kapı aralayabilecek nitelikte görülmektedir.
Türkiye açısından mesele yalnızca dini değildir.
Mesele egemenlik, hukuk, devlet ciddiyeti ve milli hassasiyet meselesidir.
Bir Türk vatandaşının, Türkiye’de bulunan bir dini kurumun başı sıfatıyla yabancı bir parlamentoda milletvekillerine hitap etmesi başlı başına değerlendirilmesi gereken bir durumdur. Ancak bunun, tarihsel imparatorluk iddialarını çağrıştıran unvanlarla yapılması çok daha vahimdir.
Şu soru kaçınılmazdır: Yunan Parlamentosu neden bir dini lideri değil de, “Yeni Roma ve Konstantinopolis Başpiskoposu” olarak tanımlanan bir kişiyi kürsüye çıkarmaktadır?
Bu sadece dini bir nezaket midir?
Yoksa Türkiye üzerinde tarihsel, kültürel ve siyasi bir söylem üretme çabası mıdır?
Üstelik Yunanistan’da kilise-devlet ilişkileri zaten son derece iç içedir. Bugün Yunan Ortodoks Kilisesi anayasal güvence altındadır ve devlet mekanizmasının bir parçası gibi hareket etmektedir. Böyle bir ortamda, Türkiye’de bulunan bir dini kurumun başının Yunan Parlamentosu’nda bu sıfatlarla konuşlandırılması; din ile siyasetin iç içe geçtiği, hatta Türkiye’deki bir dini yapının Yunanistan’ın politik söylem alanına dahil edildiği görüntüsünü vermektedir.
Hiç kimse Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarını, Lozan dengesini ve hukukî statüleri tartışmalı hale getirecek sembolik dayatmaları masum göstermeye çalışmamalıdır.
Türkiye laik, üniter ve egemen bir devlettir.
Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde hiçbir yapı; ulus üstü, devlet üstü, veya tarihsel-siyasi egemenlik çağrışımı taşıyan sıfatlarla hareket edemez.
Devletin ilgili kurumlarının bu gelişmeleri dikkatle izlemesi ve gerekli hassasiyeti göstermesi milli bir zorunluluktur.
Heybeliada Ruhban Okulu Meselesi Dinî Değil, Egemenlik ve Siyasî Statü Meselesidir
Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılacağı yönündeki açıklamalar, yalnızca bir eğitim kurumu tartışması değildir. Bu mesele; Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik hakları, Lozan dengesi, patrikhanenin hukuki statüsü ve karşılıklılık ilkesi bakımından değerlendirilmesi gereken stratejik bir konudur.
Öncelikle şu temel sorunun sorulması gerekir:
Bugün Türkiye’de bu okulun eğitim vereceği, ihtiyaç duyacağı ölçekte bir Rum Ortodoks cemaati var mıdır?
Gerçek ortadadır. Türkiye’de patrikhaneye bağlı cemaat son derece sınırlı sayıdadır. Buna karşılık Yunanistan’da, başta Batı Trakya olmak üzere yüzbinlerce Türk ve Müslüman yaşamaktadır. Eğer mesele gerçekten dinî eğitim ve inanç özgürlüğü ise, önce Yunanistan’ın Batı Trakya Türklerinin eğitim, müftülük ve vakıf hakları üzerindeki baskıları kaldırması gerekir.
Bu nedenle kamuoyunun şu soruyu sorması son derece meşrudur:
Cemaati neredeyse kalmamış bir yapı için Türkiye’de bu kadar yoğun ve sürekli uluslararası baskı neden yapılmaktadır?
Çünkü mesele yalnızca bir ruhban okulu değildir. Esas hedef; Fener Rum Patrikhanesi’ne fiilî ve zamanla hukukî bir “uluslararası/ekümenik statü” kazandırma arayışıdır. Türkiye’nin hassasiyet göstermesi gereken konu tam da budur.
Lozan Antlaşması çerçevesinde patrikhane; Türkiye’de yaşayan Rum Ortodoks cemaatinin dinî ihtiyaçlarını karşılayan yerel bir kurum statüsündedir. Türkiye Cumhuriyeti, patrikhanenin “ekümenik” sıfatını tanımamaktadır. Dolayısıyla Heybeliada Ruhban Okulu üzerinden patrikhaneye uluslararası nitelik kazandırabilecek her adım, yalnızca eğitim meselesi değil, doğrudan egemenlik ve hukuk meselesidir.
Türkiye elbette din ve vicdan özgürlüğüne saygılı bir hukuk devletidir. Ancak hiçbir devlet, kendi egemenlik alanında zamanla siyasî sonuç doğurabilecek ayrıcalıklı yapılar oluşturulmasına kayıtsız kalamaz.
Unutulmamalıdır ki mesele bir okul meselesi değil; Lozan’ın dengeleri, karşılıklılık ilkesi, egemenlik hakları ve Türkiye’nin üniter yapısı açısından çok boyutlu bir devlet meselesidir.