Daha önce yayımlanan bu yazıyı, gelişen olaylar çerçevesinde yeniden yayımlama gereği duydum. Bazen, farkında olunsun veya olunmasın, bilinsin veya bilinmesin, tekrar edilmesi, hatırlatılması gerekebilir.
“Tarihe düşkün olmak ve sevmek önemlidir, ama tarihi okurken olgulardan ve olaylardan ders çıkarabilmek daha çok önemlidir. Tarihi sevmek duyguyla bağlantılıdır. Bu duygunun sağlıklı ve verimli hale getirilmesi için aklın, muhakemenin, özeleştirinin devreye sokulup doğru yöntemler temelinde işletilmesi gerekir. Zaten, tarihin bağımsız bir bilim dalı niteliği kazanmaya başlamasıyla birlikte artık geçmişte meydana gelen olaylar salt bir sevgi ve nefret konusu olmaktan çıkmıştır. Şimdinin ve geleceğin belirlenmesi, yönlendirilmesi ve yönetilmesinde tarih bir uyarıcı, yerine göre de yol gösterici bir anlam kazanmıştır. Uyarıcı ve düşündürücü olması için, siyasi tarihin yakın dönem gelişimlerine yaklaşımından bir örnek olayı aktarmak yerinde olabilir.
XİX. Yüzyılın başına kadar Osmanlı Devleti’nin dış borç almaya başvurmadığı tespiti yapılmaktadır. Eğer Devlet’in bütçesi açık veriyorsa, en çok Galata’daki Rum ve Ermeni bankerlere başvurulmuştur. Olağanüstü yükler getiren Kırım Savaşı (1854-56) nedeniyle dış borçlanmaya gidilir. 1854 yılında Londra ve Paris borsalarında tahvil çıkartmak suretiyle, bu iki ülkenin sermaye çevrelerinden iki buçuk milyon Osmanlı altını tutarında borç alınır. Arkası hızlanarak gelir. 1854-1875 yılları arasında 250 milyon Osmanlı altını tutarında bir borç yükü altına girilir. Bu sırada Fransa’dan alınan borç ile bugünkü Dolmabahçe Sarayı da yapılmıştır. Fakat alınan borcun neredeyse yarıya yakını emisyon ve komisyon karşılığı olduğu için ele geçen para 130 milyon kadardır. Alınan borçlar ise, ya savaş giderlerini karşılamak, ya bütçe açığını kapatmak ya da bir önceki borcu veya faizini ödemede kullanılır. Çok geçmeden borcun ana parası değil, ancak faizleri bile ödenemez bir hale gelir. Sonunda, 1876 yılında, borç ödemeyi durdurmak zorunda kalır, yani iflasını beyan eder. Nitekim 1875 yılı bütçesi 17-18 milyon altın iken, ödenecek borç 14 milyon altın seviyesindedir. 1881 Kasım ayında “Muharrem Kararnamesi” adını alacak bir belge yayınlanır. Alacaklılar elbette bu kararnameyi kabul ederler ve bu belgeyle borçların ancak bir kısmının (116 milyon) ödenebileceği açıklanır.
Aynı kararnameyle, borçların ödenmesi için bazı devlet gelirleri ayrılır. Bunlar, özellikle tuz, tütün, ispirto tekelleriyle balık ve ipekten alınan vergiler, pul ve damga resimlerinin gelirleridir. Bunları toplamak ve alacaklılar arasında paylaştırmak üzere bir düzenleme de yapılır ki adına “Düyun-u Umumiye İdaresi”, yani Genel Borçlar Yönetimi denilecektir. Fakat bu Yönetim doğrudan doğruya yabancıların denetimindeydi ve onlara karşı da sorumluydu. Böylece, milli gelirin geniş bir bölümünü denetim altında tutan, bazı vergileri toplayan ve dağıtan ikinci ve bağımsız bir Maliye Bakanlığı oluşturmak durumunda kalınır. Bu uygulamanın geldiği düzeyi göstermesi bakımından şu karşılaştırma, durumun vahametini ortaya koyar niteliktedir: 1911 yılı itibarıyla Osmanlı Maliye Bakanlığında 5472 görevliye karşılık Düyun-u Umumiyede dokuz bine yakın insan çalışmaktaydı (Daha geniş bilgi için bkz.: Halük Ülman, Birinci Dünya Savaşına Giden Yol (ve Savaş), AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara 1973, s. 65 vd.; İsmail Kıllıoğlu, Zaman İçinde Maraş, Edebiyat Ortamı Yayınları, Ankara 2020, s. 235 vd.)
Düyun-u Umumiye borçlarının tamamı ancak 1954 yılında ödenip bitirilecektir.
Bir de, 1856 yılında Londra bankacılarından bir grup tarafından kurulan, 1863 yılında da bazı Fransız bankacılarının katıldığı Osmanlı Bankası adlı başka bir kuruluş vardır.
Tarihi uyarıcı, ders çıkartıcı bir bilim dalı niteliğiyle kavramadığımız sürece, aynı tuzaklara, aynı çukurlara ve kör kuyulara düşmekten kurtulamayız. Tarihten biraz doğru bilgi sağlanmış olsaydı, Devlet’in taraf olduğu herhangi bir ticari sözleşmede Londra mahkemelerinin yetkili olduğu hükmü konabilir miydi? Hem de Devlet’in hükümranlık hakkı pahasına!”
TEBRİK: Öncelikle ekonomik, sonra toplumsal, özgürlük başta olmak üzere, karşı karşıya bulunulan sorunlara ve sıkıntılara rağmen, idrak ettiğimiz Kurban Bayramımızı tebrik eder, hayırlara vesile kılınmasını dilerim.