Bir mimar değilim. Muhakkak, mimaride yeni arayışlar, mimarların kafa yorduğu, zihinlerini kurcalayan bir mesele olagelmiştir her zaman. İnsanın olduğu yerde bir arayış, bir farklı bakış veya bir sorgulama her daim olageldiğinden mütevellit, insanın yeniyi arayışı da sürmektedir sonuçta.

Özellikle de modern zamanların mengenesine giren insanın ve mekanın, bir şekilde kendi özüne yabancılaşması, binbir türlü cafcafa ve türetilen fonksiyona rağmen sade bir iç huzuru sağlayamaması, büyük bir sorgulama nedenidir mimar için de diye düşünüyor insan. Kullanılan malzemeler çeşitlendikçe, yapım teknikleri ve tasarlama aşamasındaki teknolojik kolaylıklar hiç görülmemiş bir iş yapma rahatlığı sağlasa da, sanki yeni üretilen binalar eskinin o insan ruhuna ve yaşamına hitap eden inceliğini yakalayamıyor gibi geliyor. Üretilen mekan, sonuçta insan denen ve bir yönüyle “toprağın bir türevi” olan bir canlıya hitap ediyor. Dolayısıyla, doğal olanla kurulan bağın zayıflaması veya kopması, üretilen mekanın insana hitap etmesini de engelliyor adeta.

Yaşımız gereği, çocukluğumuzu sokakta ve her oyunun oynandığı, her türlü çocukluk serüveninin yaşandığı bir çocuk kalabalığıyla geçirme şansına erdik. Bir şehri şehir yapan unsurlardan yaşanılan mekan olgusunu, günümüzün talihsiz çocukları gibi sadece kutu misali içine girilen ev olarak değil de, aynı zamanda insanın etkileşimde bulunduğu çevresi, yani mahallesi, sokağı, semti bağlamında yaşayabildik. Bu bağlantının giderek koptuğu nesillerin, hayata dair gerçeklik duygusu da biraz eksik kalıyor.

Gerçek çevre yerine son derece güvensiz ve yapay bir mekana ait olmak zorunda kalan yeni nesiller, kale duvarlarının arasına gizlenip sanal gerçekliklerle avutuluyorlar artık. Dolayısıyla, şehir olgusunun içerdiği ve insan ruhunu şekillendiren etkileşimin farkına varamıyorlar. Bir semtin ne de emek olduğu, bir binanın bir şehir için sadece sıradan bir binadan çok daha fazla anlam içerebileceği düşünülemiyor bile. Birbirine komşu olup da birbirine karışmayan semtleri, mahalle denen kendine has yapıyı yeni nesiller belki hiç bilmeyecek. Acayip isimli ve görünüşte süslü püslü olup, gerçekte insana korunaklı duvarlar arasında janjanlı bir mahpus hayatı sunan siteleri şehir belleyecek yeni yetişenler. Acı bir şey bu.

Devlet eliyle konut yapıp şehirler inşa ettiği iddia edilen bir kurumun, neredeyse sıfır hassasiyetle ve bulunduğu yerin hemen hiçbir özelliğini göz önüne almadan “bina dikmesiyle” şehir kurulamayacağını anlamak gerek. Medeniyet demek olan şehir, müteahhitlik faaliyetleriyle, her yere yeni binalar dikmekle veya eskileri yıkıp yenilerini yapmakla kurulmuyor. Politika yapıcılar, işin sadece yüzeysel kısımlarına takılıp kalacaklarına, mesela şehirdeki ölen komşuluk gibi insani yönü de hesaba katan politikalara, çözümlere kafa yorabilselerdi keşke.

Geçmişe mazi veya nostaljiye özlem fayda vermeyecek bu saatten sonra. Ancak, şehrin ve bu mekanları ortak olarak kullanan insanlar arası münasebetlerin yeniden tesisini, misal komşuluğu, semtdaşlığı, mahalle arkadaşlığını vs ayağa kaldıracak bir arayışa mimari içinde bir çözüm bulunabilir mi Mesela, üst üste dizilmiş kibrit kutuları yerine belki kendi içerisinde bir avlusu olan, az katlı yapılara yönelebiliriz. Aynı mekanı, gerçek manada ortak kullanan insanlar, birbirleriyle iletişime geçebilir, komşuluk yapabilir. Yüksek katlı canavarların insanın kendi içine kapanmasına neden olan vandallığından belki biraz gerçek hayata yaklaşabiliriz. Gerçek hayatla bağı kopmuş yeni nesiller, sokağın küçük bir simülasyonu misali bir avlu içerisinde kaynaşabilir.

Tüm bunlar birer fantezi de olabilir. Ancak, bulunduğumuz nokta insani olmayan ve giderek yaşadığımız mekanı doğallığından ve insana hitap eden, insanı eğiten yanlarından soyutlayan bir çıkmaz yolu işaret etmektedir. Günümüzde bina dikmek kolay bir işe dönüşmüştür. Zor olan, bina eliyle oluşturulan mekanın insan hayatına bir anlam ve değer katabilmesidir, insanın iç avlusuna açılan bir kapı olabilmesidir. O kapıyı kapatmak üzereyiz.