Birçok kez bir şeyi salt bilmek, kavramak, anlamak yüceltilir, oysa asıl olan, anladığını davranışa dökebilmektir. Eylem olmaksızın sadece zihinde ortaya çıkan bu anlama işi, kendi başına hiçbir anlam ifade etmez. Gerçi günümüzde anlamak da zor bir eşik haline geldi. Anlamak ve yaşamak meselenin iki boyutunu oluşturuyor. Yukarıdaki sözde ifade edildiği gibi, anladın ama sende bir karşılık bulmuyor ve eyleme dönüşmüyorsa o zaman, bu anlama kişi için yeterli değildir. Bugün insanlar belki birçok bilgiye, habere ulaşmasına rağmen onu anlamak ve gereğini davranışa dönüştürmek noktasında büyük bir eksiklik yaşıyor. Çünkü alıcı ile ileti arasında ciddi engeller var. Mesela dışarı çıksanız ve karşınıza çıkan insanlara dünyada ne olup bittiğini sorsanız, muhataplarınızın çoğunluğu size Batı’nın kötülüğünden, ırkçı kapitalizmden, sömürüden, insan haklarından, ekonomik ve sosyal adaletsizliklerden ve birçok daha neden sayıp dökecektir. Ancak bu anlama hali ile davranış arasında ciddi bir mesafe olduğunu o kişinin hemen ilk davranışında göreceksiniz. Çünkü bir şeyi tamamen anlamış olmak için eyleme dönüşmüş halini görmek gerekir. 

Bizim inancımız zahire bakar, çünkü onun göstergesini; ibadet ve muamelat olarak görmek ister. Şimdi bütün yukarıdaki cevaplardan sonra iyi de bak bütün bu bilgi, bütün bu olup biteni anladığını gösteren cevabının ardından davranışın ile tam bir tezat oluşturdun diye tekrar aynı muhataplarının yanına gitsen bu sefer sana dünya gerçeklerinden bahsedeceklerdir. Sokaktan kürsüye, akademilerden tekkelere varana kadar her yerde hemen hemen benzer argüman ve cevaplarla karşılaşacağınıza eminim. Şimdi meselenin en önemli noktası şurası, dünyayı algılama biçimimiz algımızı, anlayışımızı, davranışlarımızı ve değerlerimizi etkiler ve biçimlendirir. Onun için tarih sadece bir hamaset alanına indirgenirken, kadim düşünce geleneğini de aşağılamaya dönüştürür. Bu yüzden düşünce dünyamız bir hafızasızlık ile giderek hilkat garibesine dönüşürken; uygulamalarımız ve eylemlerimizde ise bir değere, bir hakikat kırıntısına maalesef rastlayamıyoruz. Var olanı da el birliği ile değersizleştirip yok ediyoruz. Bugün yaşadığımız sorunların, zulümlerin altında durduğumuz yerle olan bağlantı probleminin payı büyüktür. Onun için inandıklarımız yaşantıya, yaşantılar güçlü sözlere dönüşmüyor. O zaman bir düşünceyi net olarak söyleyip, yaşayamıyorsak; onu kendimizde anlayıp bir davranışa dönüştürecek kadar güçlü içselleştiremiyoruzdur. 

Eğer sahip olduğumuz dünya görüşüne, değer ölçülerine göre bir yapı oluşturamıyor ve bunun neticesinde bir üretim ortaya koyamıyorsak; sabahtan akşama kadar Batı’nın kötülüklerini ortaya döküp, bunlar etrafında gevezelik etsek bile durumda bir değişiklik olmayacaktır. Galiba durum biraz da Cibran’ın şu sözünün ifade ettiği hakikate benziyor; “Sırtını güneşe çevirirsen, gölgenden gayrı bir şey göremezsin. Onlara güneşi işaret ettim, onlar parmaklarıma baktılar.” Sadece işaret eden objeye, nesneye yönelen bakış ile büyük bir değerin düştüğü gölgenin tiradını yaşayan, bugünkü İslam dünyası teslim bayrağı çekerek bu kadar zulmün meşrulaşmasına göz yummaktadır. Korkularının her geçen gün esiri olarak güdümlü bir kimliğin içerisinde kaybolmaktadır. Ya eskiyi yâd ederek sırasını bekleyecek ya da derin gafletten uyanmak için küçük bir harekette bulunacaktır. İki tür ölüm vardır, diyor Philon: “Beden ölümü ile ruh ölümü. Beden ölünce hayat biter. Oysa ruh ölünce erdemler biter, kötülükler başlar...” Yaşadığımız şeyin karşılığı tam da toplumsal olarak bir ruh ölümü olduğu gerçeğidir. Ki bu bekleyişimiz bedenimizin de ölmesi içindir.

Bu ölüm bekleyişini sona erdirecek şey sorumluluk hissine sahip olan kişilerin girişeceği arayış, sözünün sorumluluğunu yerine getirecek hakiki bir bilince ulaşma gayreti ve onu besleyecek aksiyona dönüştürme uğraşıdır. Kişi kendinden başlayarak oluşturacağı ahlak ve maneviyat kalkanının içini adalet ve şefkat ile doldurarak sözünün, arayışının neticesini görecektir. Sadece haklı olduğunu ifade etmek, ya da bunu bilmek yetmeyecektir. Yusuf Yalanız’ın dediği gibi, “Haklı olduğunu biliyorsun madem, o vakit bunu anlatmanın makul bir dilini bulmak zorundasın.” Ki inancımız hem agâh olmayı,  hem de en güzel davranışı ortaya koymayı, sözü en güzel şekilde ifade etmeyi emreder. Sorumluluk sahibi olmak, “Şefkat işin temeli, adalet ise meyvesidir” düsturu ile hareket etmeyi gerektirir. Başa dönecek olursak; bakmak, görmek, bilmek, anlamak yetmez; davranışa fiile dönüştürmek gerekir. Güçlü bir şekilde usanmadan yinelersen, yenilenirsin. Hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMİ

NOT: İnsan, bazen “hatırlamaktan” ibaret gibi geliyor. Geçmişin imajları üzerinden keder yükleniyor. Sonra taşıyor içinde yaşadığı zamana, mekâna… Bir uzak ufukta gözler geçmişe sondaj vurur, yakalarsın. Hep bir hatırlama; renkler, sesler, objeler… Bu hafta Milli Gazete’nin güleç yüzü, İstanbul’un güzellerinden İbrahim Çapar der ki; “Haramiler’den, ‘Mavi Duvar’ı” dinleyelim. Eyvallah!

“Aşkımızın en muhteşem yanı 

akılsız ve mantıksız olması

aşkımızın en güzel yanı

yürümesi suyun üzerinde

ve batmaması”

(Nizar Kabbani)

Bİze Kadar

1- “Büyük yangınlara sebep olan bir küçük kıvılcımdır. O yüzden günahın küçüğünü de hafife alma…” der, Mehmet Zahid Kotku Hazretleri.

2- Abdulkadir Geylâni ise, “Her kalp kendinde sakladığı çiçeğin kokusunu verir” der.

3- Oruç Aruoba  ‘Yürüme’ adlı eserinde; “Bütün dert, ötekilerle bir arada yaşamak zorunda olup, bir arada yaşamaya dayanamamamızdır” der. Ne de haklı!

4- “Dolar bizim paramız ama sizin probleminiz.” (John Conally/ABD eski hazine bakanı)

5- William Shakespeare, “Kendimiz için doğru olursak hiç kimse için yanlış olamayız” der.

6- Posta kutunu açtığında bir selam ile bin hatıra düşer. Bir ömür, bir şeritten akıp gider. Ne güzel, gurbette bir selama sarılıp, onu umuda katık etmek... Abdussamet Kaya, İsmail Okumuş ansızın iç ısıtan selamlar için teşekkür ederim. Belki bir başka ikindi vakti, limonatalarımız ve gevreklerimiz ile martılara misafir oluruz. Belki de bir öyküde çelebi oluruz.

7- Bir miktar egzersiz yapmak, düzenli bir spor yapmak belki de hayatımızda eksikliğini hissettiğimiz disiplini sağlayacaktır. Hatta şehir yaşantısına inat; kalbimizin ritmini duyabilir, üzerimizdeki hantallığı atabiliriz. Biraz hareket bereket de getirir. Olmaz mı?

TEKKE

ÇOCUKLUĞUM şimdi çok uzak görünüyor, tıpkı açık bir günde dağlara bakıyormuşum gibi detaylarını değil ama ana hatlarını mükemmel bir şekilde görebiliyorum. Hayat kısa değil, ben onu uzun buluyorum. Geliş yeri, dönüş mekânı ve sonsuzluk arayışı ile amacı kendisine bildirilmiş olmasına karşın farklı yönelimlere evrilebiliyor insan.” (Rahmetli Aliya’dan tadımlık…)

Bir Lahza:

“Eğer kaçamıyorsan ve başkalarına bağımlıysan, gülümseyerek ağlamayı öğreniyorsun.” (İçimdeki Deniz’den)

DAĞARCIK

“sığırın gübresi, toprağa karışır, ekmek olur etine karışır.

Allah Hayy. Allah Hayy. Allah Hayy.

Mahlûk, mahlûka karıştı.

“Hiçbir türlü bulamadım ben beni, insan mıyım mahlûk muyum, ot muyum?

Ekilir biçilir bir nebat mıyım?”

Böyleydi.” (Lütfi Bergen/Devran- http://lutfibergen.blogspot.com.tr)