Geçtiğimiz hafta sonu düzenlenen ve Medrese geleneğinin yaşatıldığı Doğu ve Güneydoğu illeri ile bolca Kur’an kursunun bulunduğu Doğu Karadeniz bölgesi arasında kardeşlik bağlarını güçlendirerek iki bölge insanının da kafalarındaki soru işaretlerini gidererek karşılıklı olarak ziyaretleri sıklaştırıp birbirlerinin tecrübelerinden ve imkanlarından daha fazla istifade etmeyi amaçlayan gezi vesilesiyle Diyarbakır, Mardin, Batman, Siirt ve Bitlis illeriyle bu illere bağlı bazı ilçeleri ziyaret ettik. Organizesini Din Görevlileri Birliği Derneği (Din Bir Der), Medrese Âlimleri Vakfı (MEDAV) ile Trabzon Kur’an Kursları Federasyonu’nun yaptığı bu program gerçekten bir çığır açacak ağırlıktadır. Vesile olan herkesten Cenab-ı Hakk razı olsun.
Bu illerimizde yaşayan insanlar yakın zamana kadar kendi kaderlerine terk edilmiş ve adeta terörle tek başına mücadele etme zorunda bırakılmıştı. Terörün zirve yaptığı 1990’lı yıllarda Batman’ın Kozluk ilçesinde öğretmenlik yapmam dolayısıyla yakinen tanıdığım ve o günden bu güne sıcak ilişkilerimi sürdürdüğüm bu mazlum coğrafyanın gerek PKK terör örgütünün ve gerekse devlet içerisinde yuvalanmış çetelerin elinden ne çektiğini bir Allah Teâlâ bilir bir de buranın insanı. Şunu hemen belirtelim ki emperyalist kâfirlerin bütün çabalarına, terör örgütünü parlatmak için harcanan onca gayrete rağmen Türkiye ’nin yine en dindar nüfusu bu coğrafyada yaşamaktadır. İlim de, edep de, vefa da, cömertlik de bu coğrafyanın üzerine yoktur. Tabii ki terörden daha çok -basiretsiz idareciler nedeniyle- tüm Türkiye’nin de sorunu haline gelen gençliğin içki ve uyuşturucu bataklığına saplanmış olması burada da en büyük sorundur. Yeşilay Cemiyeti Diyarbakır şube başkanının verdiği bilgilere göre bu ilimizin merkezinde 17.000 genç uyuşturucu kullanmaktadır. Bu vahim durum ülkenin bir başka bölgesinde farklı değildir. Bu manzara Trabzon’da da, İzmir’de de, Erzurum’da da aşağı yukarı aynıdır. Bu bataklığı terör değil, yıllardır uygulanan yanlış eğitim politikaları, besmelesiz başlayan ders kitapları ve her türden çirkefliğe cevaz veren yasalar oluşturmaktadır. Örneğin 2005 yılından beri nesilleri mahveden zina tamamen serbesttir ve bunun açtığı tahribat gündeme bile getirilmemektedir.
Acılar paylaşa paylaşa azalır. Bu coğrafyada yaşayan insanların yaşadığı acıların Karadenizli kardeşleri tarafından da hissedildiğini ilk ağızdan duymaları en azından kalplerine serin bir su serpmiştir. Ayrıca da bu ziyaret, Kürt ırkçılığı ve marksist bir temele dayalı olarak üretilen terörün İslam kardeşliği temeline dayalı olarak çözümüne dikkat çekmesi bakımından da ayrı bir mana taşır. Zira bu din aşiret, kavmiyet, dil, renk ve bölge temelli değil takva temelli inşa edilmiş ve kulluk yarışı dışında bir mücadele alanına izin verilmemiştir.
Yapılan bu kardeşlik gezisi medrese hocaları ve talebeleri yanında aynı zamanda bölge halkı, mülki idarecileri, kanaat önderleri ve sivil toplum kuruluşları tarafından da büyük takdirle karşılanmıştır.
Bu gezimiz vesilesi ile bir kez gördük ki, terörün en fazla mağdur ettiği bu illerimiz geçmişten beri sürdürdükleri ilim ve irfan yuvası olma özelliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Aksine her birisinin mazisi yüzlerce yıl geriye dayanan köklü medrese ve tekke geleneği bütün ihtişamıyla ayakta ve aynı saygınlıkta varlığını sürdürmektedir.
Katı laikliğin uygulandığı tek parti dönemlerinde dahi bütün baskılara rağmen tedris ve irşad faaliyetlerini kesintisiz bir şekilde sürdürerek Medrese ve Tekke geleneğinin bir arada muhafaza eden bu ilim havzaları olmasaydı –belki de- bu gün Türkiye’de ilimden ve alimden söz edilemezdi. Çeşitli üniversitelerde ilim adına bir şeyler ortaya koyan birileri varsa onların yolu hayatlarının bir döneminde bu medreselere mutlaka uğramıştır.
Programımız gittiğimiz gün Suffe medresesinde başladı. Bu medrese Diyarbakır ilimizde bulunan madden ve manen en donanımlı medresedir. Üç ayrı blok ve bir çifte minareli camiden oluşan külliyenin idareciliğini Tayyib Elçi hocamız yapmaktadır. Tabii onun da üzerinde muhterem babaları büyük âlim ve mürşid Nakşibendi şeyhi Şeyh Hüseyin Efendi hazretleri bulunmaktadır. Kendisi 96 yaşında olmasına, 40 kiloya düşmüş fersiz vücuduna ve gittiğimiz günün bir öncesi çok hasta olmasına rağmen yine de Seyrantepe’deki kendi medresesinde büyük oğlu âlim ve fazıl insan Mahmut Hoca efendi ile birlikte medrese kapısında ayakta karşıladı ve hepimizle tek tek musafahalaştı. Bu ne büyük bir tevazu ve bu ne büyük bir fedakârlık.
Kendilerini ziyarete gelen insanlara ya bir ayet-i kerime, yahut bir hadis-i şerif veya Allah dostlarından bir söz naklederek ikramda bulunmak büyük zatların adetlerindendir. Nitekim Şeyh Hüseyin hazretleri de öyle yaptı ve konuşmakta zorluk çekmesine ve sesi ancak yanındaki kişiler tarafından duyulacak kadar kısık olmasına rağmen yine de bize nasihat etmekten geri durmadı. Yaptığı çok özlü nasihatinde en büyük hastalığımız olan ihlassızlığımıza dikkat çekti. Şatafatlı söylenen sözlerin bir gücünün olmadığını ancak kalpten kalbe tesirin olacağını hatırlattı. Karşımızda bir asra yaklaşan ömrünün yaklaşık 90 yılını talim (öğrenme) ve taallum (öğretme) yolunda geçirmiş bir insanın yorgunluğuyla değil, sanki eline geçen ilk fırsatı çok iyi değerlendirme azim ve gayretinde olan birisi vardı. Tıpkı 90 yaşında zorlu bir yolculukla ve bir genç heyecanıyla İstanbul ’un fethine koşan EbaEyyub el-Ensari ve merhum Erbakan hocamız gibi.
Hasta olan bedenini daha fazla yormamak için izin isteyerek kalktığımızda yine medrese kapısına çıkarak her birimizle tekrar musafaha yaparak bizleri öylece uğurladı. Bu kadar ilerlemiş yaşına rağmen geçtiğimiz yıl kendisini bir Perşembe günü ziyaret ettiğimde yani 95 yaşında iken oruçlu idi ve biz de diğer misafirlerle birlikte iftar sofrasında birlikte olma bahtiyarlığına erdik.
Bu ziyaretimiz esnasında her birisi bölgesinde yıldızlaşmış pek çok Rabbani âlimi ziyaret ettik. Bunlar arasında isimlerini mutlaka zikretmemiz ve kısa da olsa yaptıkları hizmetlerden bahsetmemiz gerekenler vardır ki inşaallah bu mübarek zatları gelecek yazıda anlatmaya devam edeceğim.