İletişim (medya) alanında yaygın bir şekilde
kullanılmakta olan algı deyimine, adeta hakikat olgusu yerine ikame edilmek
üzere bir anlam yüklenmektedir. Bir düşüncenin, duygunun ve eylemin mahiyeti
ifade edilmek istenildiğinde, algı deyimi kendiliğinden bir gerçekliğin ve
doğruluğun anlamını üstlenmektedir. Ayrıca algı ya yüklenen anlam, zımnen ya
da örtük olarak bir değer yargısı niteliğine büründürülmektedir. Çoğunlukla da
bu algı yönetimi nitelemesiyle kendiliğinden sorgulanamaz ve her türden
eleştirinin konusu olamaz bir mutlak yargıya, hatta tabuya dönüştürülmektedir.
Öncelikle iletişim araçlarının temel konusunun ya da esas
sorununun bilgi olduğu tesbitinin yapılması bir gereklilik, açıkçası zorunluluktur.
Haber şeklinde olsun, makale, inceleme, söyleşi ya da magazin türünde olsun,
son çözümlemede başvurulan ve kullanılan malzeme bilgi ve onunla ilgili değer olguları
alanına aittir. Sözgelimi doğru haberin muhatabı olan öznenin, yani okuyucu
veya izleyicinin zihin dünyasında meydana getirdiği etki, yalan haber
bakımından da aynı niteliktedir. Öznenin bilgi ve değer dünyasında, olumlu ya
da olumsuz, açık ya da örtük bir takım değişiklikler meydana getirir. Bu
öznenin davranışlarında da kendini belli derecede gösterir.
Bilgi olgusu, kaynak itibariyle ya duyumla ya akılla ya
da sezgiyle ilişkilidir. Sorun olarak ait olduğu alan felsefedir öncelikle.
Ancak bilgi olgusunu, oluşum ve kullanımı bakımından başka bilim dalları da,
bağlı oldukları yöntem temelinde ele alıp inceleyebilirler. Mesela psikoloji,
sosyoloji, elbette şekli yönüyle mantık böyledir. İletişim, giderek bir
disiplin kimliği kazanmaya başladığı andan itibaren, konusu olan haber in
aslında bilgi kapsamına ait olduğunu kavradığı ölçüde, bunun felsefe bağlamı
ihmal edilerek anlaşılamayacağının farkına varmıştır. Kuşkusuz, ülkemizde bu
durum yeterince kuramsal boyutuyla inceleme konusu olarak ele alınmış
sayılamaz.
İletişim disiplini, elbette felsefe disiplini gibi bilgi
olgusunu mahiyet ve niteliğini bir sorun olarak değil, bilginin kullanımı
çerçevesinde konu edinmek durumundadır. Dolayısıyla bilginin kullanımı için
genel olarak öngörülen özellikler ve ilkeler, iletişim disiplinini de bağlar.
Sözgelimi basın ahlak ilkeleri deyimi, düşünce ve bilim alanında geçerli olan
asgari ahlak ilkelerini gözetmek yükümündedir.
Başlıkta algılama ve kavrama ibarelerini, felsefi bir
sorun olarak irdelemesek bile, en azından felsefenin genel yaklaşımı temelinde
değerlendirmek yerinde olur.
Bir defa algılama aktı ya da eylemi doğrudan duyguları
çağrıştırır ve bilginin, örneğimizde haber in duygu temelinde ele alınması,
doğruluğu ve kesinliği konusunda bizi sabit ve değişmez bir veriye ulaştırmaz.
Yani algı, kaynağı itibariyle öznel, göreceli ve değişkindir. Sözgelimi
iletişim alanında muhabir, bir olayın haberini aktarırken, kendi öznel bakış
açısının gereği olarak, kendi değer ölçülerinden bütünüyle bağımsız hareket
edemeyebilir. Yani haber dolayısıyla zihninde oluşmuş algının etkisini dışa
yansıtabilir. Haberin konusu olan olay ile o olay nedeniyle oluşmuş algının
sınırları birbirine karışabilir. Bu türden haberler ile sıkça karşılaşma
ihtimali öngörüldüğü için tekzip kurumu basın ahlakını tamamlayan önemli bir
unsur olarak ortaya çıkmaktadır.
Algı eyleminin ölçüsüz bir şekilde kullanıldığı bir diğer
alan, nesnel ahlak kurallarının, nerdeyse bağlamı dışında kullanılması itiyat
haline gelmiş olan siyaset alanıdır. Özellikle seçim süreçlerinde siyasetin
bütünüyle mahiyetini inkâr anlamına varacak ölçüde yozlaştırılmasında algı
eylemi etkin bir yönteme dönüştürülmektedir. Kısaca, kendi başına böyle bir
niteliğe sahip olmamasına rağmen algı, bir yöntem olarak yıkıcı bir hal
almaktadır. Adeta siyasetin aktörleri, insani niteliklerinden uzaklaştıkları, saçma
nitelikleri başat hale geldiği ölçüde başarı çizgisini yükseltmektedirler.
Aslında bu bile onlarda oluşan bir algıdır, ama gerçeğin yerine ikame edildiği
sanısına dayanmaktadır. Onun için algı değil, kavrama eyleminin gerçekliği,
doğruluğu, sadeliği ve kalıcılığı temel bir seçenek olarak yönelinmeyi
beklemektedir.