Alevilik üzerinde öteden beri çok tartışmalar yapılagelmiştir. Genel olarak Aleviliğin bir mezhep mi, yoksa bir tarikat mı olduğu üzerinde tartışmalar yoğunlaşırken İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 23 Nisan’da yüz bin çocuğa gönderdiği bir kitapçıkta Aleviliği ayrı bir din olarak göstermesi, tartışmalara başka bir boyut kazandırdı.
Aleviliği arka bahçesi olarak gören bu partinin bir milletvekili de daha önce şöyle bir açıklama yapmıştı: “Alevilik İslam’dan ayrı bir dindir ve cemevi de bu dinin ibadethanesidir.”
Bu iki olay bile bu ülkede bir kesimin Müslüman Alevilerin İslam’la bağını koparmaya çalıştıklarını bariz bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu Türk solunu temsil eden partinin, Aleviler üzerinde yürüttüğü İslamsız bir Alevilik modelinin bir benzerini de Kürt solunu temsil iddiasında olan bir başka parti Müslüman Kürt halkı üzerinde yürütmektedir. Nitekim bu partiden daha önce milletvekili ve belediye başkanı olarak görev yapmış meşhur bir siyasetçisi, “Kürtler İslamiyet’i kabul ettiklerinde kaybettiler, Kürtlerin asıl dini Zerdüştlüktür” diyecek kadar işi ileriye götürmüştür. Aynı partiden başka bir milletvekili de şöyle demiştir: “Kürtler ne olursa olsun Nevroz bayramından vazgeçmezler. Kurban Bayramı’ndan vazgeçebilirler, kurban kesmeyebilirler, kutlamayabilirler. Yine Ramazan Bayramı’ndan da vazgeçebilirler, kutlamayabilirler. Ancak Kürtler Nevroz bayramından vazgeçmez.”
Bu açıklamalar; Müslüman Kürt halkına İslam dışında bir adres göstererek onların İslam’la olan güçlü bağlarını koparma çabasından başka bir şey değildir.
Şu bir gerçek ki, gerek Alevilerin ve gerekse Kürt halkının İslam’la bağını koparma projesi emperyalist kâfirlerin bu topraklarda İslam’a karşı yürüttükleri çok yönlü savaşın bir parçasıdır. Çünkü geçmişte olduğu gibi bugün de emperyalist kâfirlerin en çok korktukları şey İslam’ın her an diri olan gücüdür. Müslüman halklar her an kâfirlerle vuruşmaya ve onların istilacı emellerini kursaklarında bırakmaya hazırdır. Çünkü bu dinin zirvesi cihad ve şehadettir ve bu makam, yüz milyonlarca Müslüman’ın ulaşmak için özlem duyduğu en yüce makamdır. Bugün tek olumsuz şey siyasi dağınıklıktır. Eğer bu siyasi dağınıklık bir gün giderilir ve İslam toplumları tek bir ümmet olma şuurunu yakalarsa işte o zaman kâfirlerin hegemonyasının sonu gelmiş demektir. Zira bu diriliş gücü İslam’ın kendisinde saklıdır ve asla yok olmaz. Tıpkı Sultan Alparslan’ın, tıpkı Nureddin Zengi’nin, tıpkı Selahaddin-i Eyyubi’nin ve tıpkı Osmanlıların ortaya çıktığı gibi.
Diğer taraftan 23 Nisan’da çocuklara dağıtılan kitapçıkta yer alan “dört din” çizimi sadece Aleviliği ayrı bir din göstermekle kalmamakta, aynı zamanda diyalogcu hainlerin yapmaya çalıştığı İslam’ı, Hıristiyanlık ve Yahudilikle eşdeğer gösterme yani “üç hak din” anlayışını yayma faaliyetlerine de hizmet etmektedir. Bu da ihanetin ne denli derin hesaplarla yapıldığını göstermektedir.
Aleviliği İslam’ın dışında, ayrı bir din gösterme çabalarına Alevi kanaat önderlerinden de büyük tepki gelmiştir. Nitekim Alevi kanaat önderlerinden Prof. Durmuş Boztuğ, konu hakkında şu açıklamayı yapmıştır: “İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı E. İmamoğlu tarafından çocuklara dağıtılan bir broşürde, İslamiyet ve Alevilik birbirlerinden ayrı dinler gibi gösterilmiştir. Devletimize ve milletimize Tunceli Munzur Üniversitesi kurucu rektörü olarak hizmet etmiş Alevi İslam inancına mensup bir yurttaş olarak; Sn. İmamoğlu tarafından dağıtılan broşürdeki bu durumu kınıyorum, protesto ediyorum ve düzeltiyorum. Alevilik, İslam’ın içindedir. Allah’ın varlığını ve birliğini, Hz. Muhammed’in S.A.V. peygamberliğini ve Kur’an-ı Kerim’in Resûlullah Efendimiz’e S.A.V. indirilen Allah’ın Kutsal Kitabı olduğunu kabul eden “Allah-Muhammed-Ali” yoludur…”
Evet, Alevilik İslam çatısı altında Hz. Ali ve Ehl-i Beyt sevgisini önceleyen bir İslam anlayışıdır. Müstakil bir din olmadığı gibi müstakil bir mezhep de değildir. Nitekim ülkemizdeki Aleviler abdest, namaz, oruç ve hac, kurban kesme gibi ibadetlerini çoğunluk olarak Hanefi ya da Şafii mezhebine göre yerine getirirler. Şii-Caferi fıkhına dahi uymazlar. Çünkü Alevi ve Bektaşi tekkeleri köken olarak Hacı Bektaş Veli’ye dayanır.
Bu konuda önemli araştırmaları olan Sayın Müfid Yüksel’in de ifade ettiği gibi: “Alevî-Bektâşî kimliğinin de bir sufî-tarikat örgütlenmesi olarak Ehl-i Beyt’e dayandığı kuşku götürmez bir gerçektir… Alevî-Bektâşîliğin ve salt Bektâşîliğin oluşumundaki etkiler ve ulaşılabilen yazma/yazılı kaynakları bu kimliğin Anadolu’ya ilişkin özgün yapısı ile birlikte, kesinlikle İslâm içerisinde mütalaa edilmesi gerektiğini göstermektedir. Son yıllarda, kentlere göçün yoğunlaşmasının neticesi olarak, büyük kentlerde birbiri ardınca açılan cemevleri, 677 sayılı yasa engeli yüzünden dergâh ve zâviye statüsünde açılamamakta, dolayısıyla İslam dışı bir zemine itilmesini kolaylaştırmaktadır. Ayrıca bir kısım Batı Avrupa ülkeleri bu durumdan yararlanarak, zamanla ülkelerinde oluşmuş “Alevi diasporası” üzerinden Aleviliğin, Bektaşiliğin İslam›dan ayrı bir din ve Alevilerin “Gayrimüslim Azınlık” olarak tescil edilmeleri konusunda yoğun bir propaganda kampanyası yürütmektedirler… Yasal engel kalktığı takdirde, Hacı Bektaş Dergâhı yeniden Alevi-Bektaşî topluluğunun merkezi haline gelmiş olacak, aynı zamanda “cemevleri”, “dergâh, zâviye” statüsüne getirilerek, toplumsal gerilim ve dışlanmalara neden olmayacaktır. Her ne surette olursa olsun, 677 sayılı tekke ve zaviyeler yasası mutlaka lağvedilmeli, Hacı Bektaş Dergâhı yeniden Çelebî ve Dedebaba postlarıyla bu topluluğun merkezi haline gelmelidir.”
Evet, fiilen faaliyet gösteren tekke ve zaviyelerin resmen faaliyet göstermesi için gerekli düzenleme bir an önce yapılmalı, istismarcıların önü alınmalıdır.