Anketleri iyi kullanan ve iyi okuyan AKP , bu özelliğiyle gündemi her istediğinde değiştirmekte, istediği algıların oluşmasını sağlamakta..
İktidar adayı olmak isteyen ya da hep muhalefette kalmakla hayatiyetini sürdürebilen partilerin merakı daha çok “Bugün seçim olsa oyunuzu kime verirsiniz?” gibi bir basitliğe takılıp kalıyorken, AKP’nin akıllara seza sorularla halkın arasına daldığından hareketle, cevaplanmasını istediğimiz bir soru var aklımızda.
İktidara geldiği günlerde, destekçisi kaç yazarı vardı tüm medya organlarında? Ve bugün benim adamımın dediği yayın organlarında kaç katibi kaldı, elle tutulabilen yahut dişe dokunan, “Dişli”lere dokunan..
Birbirlerini “Dişli”yorlar, birbirleriyle düellolarda karşılaşıyorlar dikkatli dikkatli ve kartel üstünden dikkat çekmeli.. Vuruşarak çekilenlerin maksadı hesaplaşmayı bir sonraki iktidar günlerine bırakmaktır? Bu tesbitlerimize katılmayanlar varsa, ya bu ülkede yaşamıyordur, ya da kendini yaşıyor saymıyordur. Yoksa damarları asil kanlı herkes görüyor, biliyor: Savunmacıların yorgunluğunu, bıkkınlığını, çaresizliğini..
İyi bir mizahi yönü de olan yazarlarımızdan, ne de olsa bu ocağa gelmiş gitmişliği vardır, sayın Kekeç’in son atışmalı yazısında “Devam etseydi de, cevabını alsaydı” final cümlesini okuduğumda, çocukluk kavgalarımız geldi aklıma.
Dövüş yerini terketmeyen, hem de yumruklarını hala sıkılı tutuyorken, aynen şöyle derdi: Ayırmasaydınız (yahut gitmeseydi) onu daha çok dövecektim.
Sayın Taşgetiren bir ara, ünlendirilen 17-25 aralık tartışmalarına adları yolsuzluk sıfatıyla katılan bakanları yazmış, hatırlanmalarını sağlamış, yani unutulup gitmelerine içi elvermediğinden.
Lakin mesele başka imiş. Yokuş mu çıkılıyormuş ne? Kurşundan yük bindirmişler, Taşgetiren’in o yazısının köpükten gövdesine.
Hem de iktidara yakın bir gazetede.. Sen güncelleme mi yapıyorsun? Üstelik kabuk bağlatılmış bir yaraya? Diye sormuşlar!
AKP’nin iktidara gelmesinde alkışı olan yazarlardan ikisinin tartışmalarına “Ek” olmak, ya da futbol sahalarımızda tekme savuranlara aferin çeken TFF elemanlarına benzemek gibi niyetler aranmadan okunsun isteriz bu yazımız da..
Mesele, ülke meselesi, ülke parası, ülke kol saati olunca, bize de yazmak düşer bu sayfalarda. Zira biz muhalefetin fedakarlık yapmaya çalışanlarından biriyiz.
Sayın Ahmet Kekeç diyorki: “Benim elimde yolsuzluk yapıldığına dair bir bilgi, bir belge, meşru yollardan temin edilmiş bir döküm, bir görüntü, bir ses kaydı bulunmuyor. Bu nedenle, Falanca Bakan yolsuzluk yapmıştır, filancası şu değerdeki saati koluna takmıştır diyebilecek durumda değilim.
Bununla birlikte, zinhar, yolsuzluk yapılmamıştır iddiasında da değilim.”
Hangi gazetecinin elinde varki o dedikleri? Gazetecilerin görevi, hukuk sistemi kurumlarında olması gereken malzemeleri arşivlerinde toplamak mı?
AKP iktidarının isteyerek yahut istemeyerek benzemeye başladığı ANAP günlerinde, “Rüşvetin belgesi mi olur p…nk” hitabı, bir ANAP bakanına söylenmiş olarak geçmedi mi mahkeme kayıtlarına?
Sayın Kekeç’in “yapılmıştır” diyebilecek durumda olmaması ve “yapılmamıştır” iddiasında da bulunamaması eşyanın tabiatına aykırı düşmeyen hallerdendir ve hiç kimse sayın Kekeç’e sormaz “Neden” diye. Adam yazarsa, illa maliye okumuş mu olmalı yani?
Bizim itirazımız işte burdan sonra başlıyor.
Sayın Kekeç, gazetedaşı sayın Taşgetiren’e diyorki: “Bildiğini, elindeki belgeleri sun, bize de göster!”
Adı, o bakanlarla anılmayan bir gazeteci bunları niye ister? Parti adına istemek bir gazeteciye mi düşer usulen? Yahut hukuk sistemi kurumlarımızda, sayın Taşgetiren’in yazısına takılan ve bazı sorulara cevap arayan, icabında sayın Kekeç mizacında yahut rahatsızlığında hiç kimse yok mu?
Velevki sayın Taşgetiren’in yazdıkları hepten yanlış olsun. Yanlış yazma hakkını kullanmış olmaktan başka yorumlamak, başka ülkelerin mahkemeleriyle ilgili korkular taşımak ve dolayısıyla buzağı aramaya çıkmak, (şahsen, şahsını sevdiğim) sayın Kekeç’i neden özel görevli yazar kılıyor?
Üzüntümüzün bu yanı da değil, bizim üstünde ısrarla durmak istediğimiz nokta. Biz hala 28 Şubat’ın hesabının peşindeyiz. Ve izini sürüyoruz “Topa giren” destek bölüğü elemanlarının, sayın Taşgetiren gibi hala canlı kalabilmiş yaşayan tanıklarının yazdıklarında.
“25 yıllık hayatımın en onurlu işi Hocaefendi’yi tanımak” diyen yeni topçu Gülerce’nin, 25 yaşında oraya dahil olduğundan başlamak..
Kartelle birlikte organize ettikleri “Gitsinler, gitsinler” tiyatrosunun önde gelen ve İngilizce suflorleri iyi duyan senaristlerden Gülerce’nin cemaziyelevveline ulaşmak..
Nasıl oluyor da devlete zarar vermişlerin, devletin adamı kadrolarına yazılmaları sağlanıyor, sorularımıza cevaplar aramak..
At izlerine karışan it izlerini ayırmaya çalışmak..
Yapmak istediğimiz, gün ışığına çıkarmak istediğimiz budur bizim. Kol saati şartlarına takılıp kalmayız.
Çocuklar, birbirlerine çok gösterirlerdi hani, şırak sesiyle, kol saatini..
Kol saati ve göstermek deyince, Demirel’in ülkemize kazandırdığı ve şu anda CHP ’de bulunduğundan adı Cumhurbaşkanlığı seçimi ile anılan Milli Damat’larımızdan sayın İlhan Kesici, bir tv programında ve yine bir yerlere aday diye sunulduğunda, kolundaki saati göstermişti kameralara doğru, “Swaç” diyerek.
Aralık ayı, kol saati, şebekeye yeni üyeler, topa giren transfer topçular, devam edenler, ayrılanlar, istifa edenler, istifası istenenler, direnenler, sürünenler, kertenkeleler, kertmeyen keleler gazete yazılarına konu olurken, biz de meramımızı böyle anlattık.
ByLock’ta yok olmak
Bizim Ahmet Eskinus’un Kadırga pazarında yaşadığı bir anısı ile başlamak istiyorum, “Bylock” konulu yazımıza.
12 Eylül’ün zor günleri.. Memuriyetimiz sürgün yemiş, ben mide kanaması raporlu halimle maişet motorunu çalıştırıyorum.
Kadırga pazarı.. Bir yakınım toptancıdan aldığım daha doğru bir ifadeyle söylersek, onun yardım duygusunu tatmin için teklif ettiği plastik terlikleri satmaya çalışıyorum, biraz kenarda bir yerde. Pazar yerlerinin paylaşılmış olduğunu da bilirim.
Terliğe gelin, terlik alın diyorum ama çevremdeki pazarcıların rahatsızlıklarını da hissediyorum. Dua etme vakti.. Ya rabbi bana mukayyet ol.. Derken bir fedai delikanlı üstüme geliyor. Kaçsam olmaz, dövüşmek benim işim değil.. Yan taraftaki bıçakcının tezgahına kayıyor gözüm. Dilimde o dua. Yarabbi bana mukayyet ol!
- Askerrr!
Pazarın öte ucunda devriye gezen iki askeri farkediyor ve bütün gücümle bağırıyorum.
Hücuma kalkan fedai genç durdu, askerler durdu, herkes bana bakıyor, ben askerleri çağırıyorum.
- Buraya gel!
İki yiğit delikanlı tüfeklerini tuta tuta ve kalabalığı yara yara bana doğru geledursun, ben tecavüze niyetli fedaiyi gösteriyorum.
- Yakalayın şunu!
Askerler yanıma geldiğinde o fedai çoktan kaçmıştı. Elimi iç cebime attım. Kimlik göstermek istiyorum. Memuriyetim Başbakanlığa doğrudan bağlı bir kültür kurumuydu.
- Ben Başbakanlık..
Elimi tuttu, tamam dedi askerler. Biz akşama kadar buradayız. Seni kollarız! Devamı da olan ve sonu tatlı biten bu Eskinus yaşanmışlığındaki pazarcıların birbirine fısıltı ile “polismiş” dediklerini tahmin etmişsinizdir.
O geçmişte, yaşadığımız o yıllarda, daha FETÖ yokken ortalıkta, insanların tek merakı gizli ve sivil polisleri deşifre etmekti. Sonra da ben tahmin etmiştim gibi cümlelerle öğünmekti.
Gizliyi bulmaya meraklı o insanlar, neden kendileri gizli olmayı istediler ya da oynadılar. FETÖ onlardaki bu aşkı kendisi mi bulmuştu, yoksa ingilizce raporları mı okumuştu?
Yargıtay’ın son kararını yorumluyor kartelin gazetecileri..
“Telefonuna ‘Bylock’ yükleyen biri suça bulaşmasa bile… Bir tezgahın, kumpasın içinde olmasa bile silahlı terör örgütü üyesi olmak suçundan ceza verilecek.”
Bulaşmasa, olmasa bile’nin üstünde duralım biraz.
O Bylock kullanıcıları, bylock kullandıklarını en yakınlarına söylemişler midir, paylaşmışlar mıdır, avantajlarını anlatmışlar mıdır?
İletişim ağlarındaki diğer hesaplarının reklamını yapan bir insan, bylock kullandığını niçin gizlemiş olabilir? Kimden ne sakladığına inanıyordur?
Suça bulaşmayacaklarını, kumpas içinde olmayacaklarını bilmelerine rağmen ve kendilerinden çok emin iseler, neden birisi çıkıp şöyle demiyor: Benim bylock kullandığımı çevrem biliyordu ve ben onlara bylock kullanmanın faziletini ve ekonomikliğini anlatıyordum.
Enişte korumalı müstafi bir futbol kulübü başkanı da aynı şeyi söylüyor, diğerleri gibi..“Bylock nedir bilmem. Ben bilmeden yüklenmiş, artık nasıl yüklenmişse..”
Bizim Eskinus’un iradesi dışında “gizli polis” sayılması, “Bylock”cuların iradeleri dışında “Bylock”cu olmalarından galiba daha ağır çekiyor.
Bu hafiflik onları, bizim, bu ülkede birlikte yaşıyoruz duygularımızın dışına uçuracak..
İnkarları, bu dışa savrulmanın acılığını bilmediklerindendir. Yahut,
Paralelliğe meraklılıkları, bizim vatan duygularımıza paralel kılmamıştır, kılamamıştır onları..
Yetersizliklerinden, eksikleştirildiklerinden..
Gökçek’çiler davul çalsa mesela
Engin Ardıç “Abuk” başlığı altında yazmış, tabiat olaylarına silahla karşılık vermenin Anadolu’casını ve bugünkü Amerikan’casını, 2 Ekim Pazartesi tarihli Sabah Gazetesi’nde.
“Ay tutulmasında, Orta Anadolu köylüleri ayı bir ejderhanın yuttuğunu sanırlar ve bırakması için gökyüzüne ateş ederlermiş!”
Mahmut Makal’ın bunları yazdığı “Bizim Köy”ü ben de okumuştum ama Engin Ardıç’ın çarpıldım dediği kadar tepkim olmamıştı. Çünkü anlatılan o köy gibi bir köyde yaşamıştım çocukluğumu. Olağanüstü durumlarda silah atmak, haberleşme amaçlı idi. Biz buradayız mesajını kurşun sesleriyle ulaştırmaya çalışırlardı. Yazıda olanlara, yabanda kaldığını sandıklarına. Ayı ve güneşi kurtarmak işleri akıllarına düşmezdi hiç.
Silah atmaktan öncesi de olmalı. O zamanki bıraktırma yahut kurtarma aleti acaba ne olabilir? Bizim Köy Enstitülü öğretmenimizin cevabı, Mahmut Makal’dan daha doyurucu idi.
“İnsanlar davul çalarlar, teneke çalarlar, gürültü yaparlarmış, kötü ruhları korkutup kaçırmak için. Sonra da Ay veya güneşi kurtarmalarını kutlarlarmış.”
Ay ve güneş tutulmalarını yaşayan insanların davullu ve silahlı eylemlerini, Ay ve güneşi “tutulmalar”dan kurtarmak için yapıldığına o çocuk günlerimde inanmadığımı iyi biliyorum.
Bugün Florida’da kasırgaya ateş eden Amerikalıların da maksatlarının kasırgayı önlemek diye duyurulmasına inanmadığım gibi.. Hergelenin biri “Gırgır” yapmış, gökyüzüne gerçekten ateş edenler olmuş, diye yazıyordu Engin Ardıç.
İnsanı korkutan ve ürküten tabiat olayları vardır. Ay ve güneş tutulmalarının karanlığını, fırtına kopuşunu ve gök gürlemesini ilk aklımıza getirebiliriz.
“Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?”
Sessizlik korkusunu en güzel anlatan mısralara en iyi örneği üstat Necip Fazıl vermiştir o “Zindandan Mehmed’e Mektup” adlı hasret şiirinde…
Dünyanın renginin değiştiği Ay ve güneş tutulmalarında korkunun pençesine düşen insanları, özellikle kadın ve çocukları çok uzakta iseniz, ancak davul, teneke, silah sesleriyle kurtarabilirsiniz. Onlara ulaşan her üretilmiş ses, bir canlılık, bir yaşama belirtisidir ve duyanlara yalnız olmadıklarını anlatmaktadır.
15 Temmuz ’da Ankara yolunda daha kullanılmadan yakalanan ve el konulan füzeleri anlatmıştı komutanımız bize bir gece eğitiminde, o kıtada askerlik görevimizi yaptığımızda…
Füze sesi, gök gürlemesinden kat kat fazladır ve göğün yırtıldığı hissini verir. İnsanları o sese karşı uyarmalarımıza rağmen, korku travması dolayısıyla sağlığı bozulanlar gerçeği de vardır.
Florida’da İrma kasırgasına karşı atılan silah seslerini de insanlarda oluşabilecek “Bir ben mi kaldım” korkusunu önlemeye yöneliktir ve netice alınan bir eylemdir diye yorumlarsak, doğruya daha yaklaşmış olmaz mıyız?
“Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?”
Fırtına sesinin arasında duyulan silah sesleri, yakınlarda başka insanların olduğunu anlatıyorsa o korkuyu yaşayanlara, bu, yaşama umudunu ve dayanışma duygusunu artırmaz mı?Mahmut Makal’ın “Bizim Köy”ü, o günün şehirlilerine, CHP’nin köylüyü oyunun ötesinde düşünmediğini ve ihmal ettiğini bir güzel anlattığından, 14 Mayıs’a katkısı olmuştur diye yorumlanmıştı
Biz ise bugün, Köy Enstitüsünün öğrettiği düşünme tekniğinin yanlış olabileceği tezimize Amerika’nın Florida’sından bir örnek bulduk. Yol gösteren üstad Engin Ardıç’a teşekkür.