Batı’nın ahlaksızlığını almayalım dedik ama kendimiz ayrı bir tür ahlaksızlık geliştirdik resmen. Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal olarak “konuşulmayan” ama son derece rahatsız edici gündemlerinden biri de bu toplumsal yozlaşma ve çürüme değil midir? Gazetelerin 3. sayfa haberlerini (mideniz ve sinirleriniz kaldırıyorsa) incelediğiniz takdirde, durumun en az manşet haberler kadar ciddi olduğu görülecektir.

Gayri ahlaki, gayri insani hadiselerin sayısının hızla artması, her gün bu minvaldeki hadiselerin daha da rezil ve ahlaksız bir boyut kazanması, adeta bir kartopu gibi büyümesi toplumun huzurunu, sükununu ve ahlakını iyiden iyiye tehdit ediyor. Çoluk çocuk demeden herkes (hatta hayvanlar dahi) her türden rezalete maruz kalabiliyor, insanın aklına, mantığına, vicdanına sığdıramadığı hadiseler giderek vaka-i adiyeye dönüşüyor. Çok korkunç bir gidiştir bu!

Bu durum, toplumsal manada içten içe bir kaynamayı, dışa yansımadığını sandığımız sinsi bir sosyal patlamayı gösteriyor. Toplumu oluşturan bireyler, hem ahlaki hem de insani yönden bir erozyona uğruyor. Böyle olunca da ne inanç ne de insanlık ilkeleriyle bağdaştıramadığımız, her türden rezaleti duyuyoruz, okuyoruz.

Toplum olarak yaşadığımız bir yozlaşma süreci, birkaç 10 yıl öncesinden tohumları atılmış bir durum değil midir? Özellikle de ‘80’li yıllarda yüzümüzü ekonomik ve siyasi olarak batıya dönmemizde bunun payı vardır muhakkak. Nasıl ki 1980’deki 24 Ocak Kararlarıyla ekonomik olarak, 12 Eylül’le de siyasi olarak küresel nizama “entegre olmaya” başladık. Neticesinde de kapitalist ahlakla ahlaklanma(!) sürecine de girdik maalesef. 

Ekonomik ve siyasi olayların topluma yansıması, yani toplumsal ve bireysel bazdaki neticeler birkaç 10 yıl sonra kendini göstermeye başladı. Benmerkezci, menfaatçi, köşedönmeci, emek harcamak yerine dalavere çevirmeyi yeğleyen, hak-hukuk dinlemeyen (günlük hayattaki yansımasıyla sıraya “kaynak” yapan, emniyet şeridini kullanan vs), kendinden başkasını umursamayan vb bir “tip” ortaya çıkıverdi. Bu “tip”, kendi şahsi zevk, ihtiras veya fantezileri için her türlü melaneti yapmayı kendinde hak gören bir kafadır. Bugün gazetelerin, haber bültenlerinin “rezalet ve ahlaksızlık kontenjanları” bu tiplerle dolmaktadır. 

Toplumu gizliden gizliye kuşatan bu kapitalist ahlak(!), muhafazakarlıkla (dindarlık değil) buluşunca ne oluyor peki? Muhafazakarlık (dindarlık değil) demek, duruma göre esnemek, menfaatin icap ettiği şekli alabilmek değil mi zaten? Kendisi hacı olup namazını aksatmayıp da, çalışanının hakkını gasp eden patron, İslam ahlakıyla mı yoksa kapitalist ahlakla mı ahlaklanmıştır mesela? “Kul hakkı” gibi son derece önemli bir hakkı gasp edebilmek, ancak ve ancak kapitalist bir dalaverenin marifetidir olsa olsa.

Ticaretle uğraşıp, ürettiği malı pazarlarken, misal, kadın cinselliği ve cazibesini kullanmak nasıl bir ahlakın ürünüdür acaba? İslam ahlakı ve inanç prensipleri, bu alanları kapsamamakta mıdır yoksa? Parasını faize yatırmayıp, inşa ettiği siteyi faizli krediyle satan ve bunun da reklamını alayı vala ile yapan muhafazakar müteahhit, tam da “muhafazakar” (yani küresel emperyalizmin sevdiği türden ılımlı(!) Müslüman) değil midir?

Gücü ve makamı eline alınca kınadıklarından daha adaletsiz ve ceberut olan muhafazakar idareciyi nereye koyalım? “Adama göre iş”, “benim partilim dışındakilere iş yok” zihniyeti, torpil, adam kayırma, işi ehline vermeme kabahatlerinin mi temsilcisi sayılmalıdır, yoksa İslami bir ahlakın mı, meydandadır.

Her şartta ve durumda esnedikten sonra, hangi ilkeyi, prensibi savunabilirsiniz ki? Menfaatler, prensiplerin önüne geçiyorsa kapitalist bir ahlakla ahlaklanmışsınız(!) demektir. 

Bu ahlakın(!) hüküm sürdüğü bir yerde de bekle ki ahlaksızlıklar, rezaletler, utanmazlıklar azalsın, bitsin!