Türk-İş’in yaptığı mutad araştırmaya göre, 4 kişilik ailenin açlık sınırı bin 224 lira, yoksulluk sınırı ise 3 bin 989 liraya çıkmış durumda. Açlık sınırı bir önceki ay açlık sınırı bin 205 lira iken, yoksulluk sınırı da 3 bin 926 lira seviyesindeydi. Açlık sınırı 1 ayda 19 lira artarken, yoksulluk sınırındaki artış 63 lira yükselmiş durumda.

Asgari ücretin 891 lira olduğu hesaba katılınca ve 5 milyon kişinin asgari ücrete talim ettiği veya yaşam savaşı verdiği düşünüldüğünde, açlık ve yoksulluk sınırı rakamları daha da bir anlam kazanıyor. Muhtemelen yüzde 3+3 zam alacak olan çalışanlar için “günlük 1 simide” veya “simit + çaya” tekabül edecek zamlar gündeme gelecek. Ancak hayat şartlarının ağırlığı, maaşlara yapılan “buçuk zamları” daha baştan eziyor zaten.

Bu ülkenin gündemini devamlı surette gerçek mesele olan geçim ve işsizlikten başka taraflara, ilgisiz ve tartışmalı alanlara kaydırmak, bu sorunların konuşulmasını, gündemde yer etmesini engelliyor. Adeta bir propaganda bombardımanı ve taraflı yayıncılıkla yapay gündemlere mahkum edilen halk, geçim darlığını, işsizliği, borçluluğu yaşarken, “cambaza bak” oyunlarıyla oyalanıyor her daim.

İzmir’de astım olunca işsiz kalan bir vatandaşın 11 yaşındaki oğlunun “Okula her gün aç gidiyorum. Arkadaşlarım okulda öğle yemeğini yerken, ben onlara bakıyorum” feryadı, bu ülkenin en somut gerçeklerinden biridir. Katrilyonluk şatafat ve lüks sarayları veya lüks mü lüks makam arabaları, envai çeşit lüks saray, konukevi, çalışma ofisi değildir bu ülkenin prestijini arttıracak olanlar.. Bu ülkenin namı yürüyecekse, vatandaşına, kendi insanına insan gibi yaşama hakkı temin edebilmek, muhtaca sahip çıkmak sayesinde yürüyecektir.

Ermenek’teki madende oğlunu kaybeden yaşlı emminin yırtık plastik ayakkabısı da, para kazanamadığı için çiftini çubuğunu bırakan, kredi borcu için madene inen çiftçi de, geçinebilmek veya muhtaç edildiği bankanın kredi kart borcunu ödeyebilmek için kredi çeken yurdum insanı da, bu ülkenin en somut gerçeğidir. Türkiye’deki milyarder sayısının, kendisinden kat be kat zengin ve gelişmiş olan Japonya’dan bile fazla olması (Türkiye’de 37, Japonya’da 15), herkesin 2 bin liralık cep telefonları taşıyıp krediyle sıfır arabalar alması, bu ülkenin gerçek durumunu yansıtmaz. Olsa olsa düşürüldüğümüz durumu gösterir. Mahkum edildiğimiz adaletsiz ekonomik sistemi, vahşi kapitalizmin rezil yüzünü gösterir sadece.

Güçle, iktidarla, parayla, şöhretle ve bilumum dünyevi nimetle imtihanlarından “çaktıklarını” kendileri bile itiraf eden muhafazakarlar, bu gerçek Türkiye tablosunu ısrarla görmüyorlar. Onlar için ormanı, yeşili, ağacı savunan çevreyi; yoksulluğu, garibanlığı, halkın sefaletini gündeme getiren de fakirliği kullanarak muhalefet ediyor. Dünyayı görüş ve algılayış açıları, iktidardan yana olmak veya olmamak seviyesizliğine kadar indirgenmiş durumda maalesef. Kendi oluşturdukları sahte cennetlerde (bkz. Başakşehir), kendi iktidarları döneminin mahsulü olan, lükste ve gösterişte sınır tanımayan “muhafazakar burjuvazileri”, Türkiye’nin gerçeği onlara göre. Üç otuz paralara geçim savaşı veren insanlar görüş açıları dışında kalıyor.

Türkiye’deki banka mevduatlarının neredeyse yarısı 66 bin hesapta bulunurken, geriye kalan 61 milyon küsur hesaptaki para da diğer yarıyı oluşturuyor. Yani binde birlik kesim yüzde 50’yi alıyor, bu nasıl bir taksim! Nüfusun en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik kesimi, toplam gelirin yüzde 46.6’sını alırken, en düşük gelire sahip yüzde 20’ye sadece toplam gelirin yüzde 6.1’i düşüyor. Hesaplama yöntemini değiştirerek bir anda 2 bin dolar artan ve 10 bin dolara çıktı diye propagandası yapılan milli gelirle övünmek, halkın sefaletine de, bu “adaletsizoğlu adaletsiz” gelir dağılımına da derman olmuyor. Sadece gerçeği göstermemeye yarayan bir örtü işlevi görüyor.

Devletin resmi verilerine göre, nüfusun yüzde 15’i yoksulluk riski altında yaşarken, sürekli yoksulluk riski altında bulunanların oranı ise yüzde 13. Bunun resmi veri olduğunu, şişirilmiş milli gelire göre hesaplandığını ve kayıtdışılığı da hesaba katınca ortaya korkunç bir tablo çıkıyor. Bu tabloyu, inşaatla sağlanan yapay büyüme, mantar gibi türeyen lüks siteler, rezidanslar, AVM’ler, borç harç alınan arabalar, prestij için dikilen saraylar aklayamaz. Adaletsiz ve haksız gelir dağılımı, başlı başına bir zulüm bu ülke insanına.

Adaletsizlikleri körükleyen IMF dayatması neoliberal ekonomi politikalarını harfiyen uygulayıp bunu hiç görmeyen, güya bu gelir adaletsizliğine isyan edermiş gibi yapan siyasetçi ve idareci görüntüsü ise insanın kanını donduruyor sadece. Bizim gerçeğimiz açlık, yoksulluk, sefalet oluyor yine..