İzahat: Saygıdeğer okur, bu yazımızda katliamdan kastımız; hâşâ… Sümme hâşâ… Asla deprem değildir. Deprem Rabbimizin takdiridir ve başımız üzeredir. Katiller bellidir. Siyasiler… Bürokratlar… Firmalar… Müteahhitler… Ustalar… İşçiler… Muhabirler… Spikerler… Arayıp da kurtaramayanlar… Geçen sene depremin yıl dönümünde yazdığımız “Acıyaman’da 6 Şubat ve Kıyametin Ardından Neyi Değiştirdik?” makalelerimizde teferruatlı olarak aktardığımız şahitliklerimizi tekrar detaylandırmayacağız. İlgililer o makaleleri de sitemizin arşivinden inceleyebilirler.
Ahit: Aht ettik. Madem öldük ve kefensiz gömüldük. Biz arda kalanlar, her sene şeytan taşlayacağız. Gidenlere yapabileceğimiz bir şey yok. Rabbimizden rahmet ümit etmekten, onlara fiili ve kavli dua etmekten başka… Ama kalan zanlılara; hesap sormak, hiç yoktan tatlarını kaçırmak vazifemizdir. Yarına kaldı. Ama yanlarına kalmayacak... Bu dünyada hesap vermeseler, ahirette Allah’ın gazabından kurtulamayacaklar…
Katil Müteahhitler
Deprem şehirlerinin tamamında, müteahhitlerin ihmalleri yüzünden yıkılan birçok bina tespit edilmiştir. Ceza alanlar olmuştur. Ceza almayanlar olmuştur. Örneklendirecek olursak; Gaziantep’te altı bloklu Ayşe-Mehmet Polat sitesinin dört bloğunun yıkılması sonucu 134 kişi yaşamını yitirmiştir. Müteahhide 21 yıl 9 ay hapis cezası verilmiştir. Başka bir örnek verecek olursak, Osmaniye’de Bilge Sitesi’nin yıkılması sonucu 105 kişi yaşamını yitirmiştir. Müteahhit ve sorumlular hakkında önce ceza kararı çıkmışsa da sonrasında adli kontrol şartıyla serbest bırakılmışlardır. İşin içinde MHP kanalından siyasi müdahalenin olduğuna kesin gözüyle bakılmaktadır. Diyarbakır’da Hisami apartmanının yıkılması sonucu 100 kişi vefat etmiştir. Müteahhit ve sorumlular hakkında 17 şer sene hapis cezası verilmiştir. Ceza alan, almayan daha birçok dava görülmüştür.
Peki neden? Naci Görür başta olmak üzere akademisyenler kendilerini parçalıyorlar… “Biz deprem ülkesiyiz… Deprem dirençli kentler inşa edelim… Binaları depreme dayanaklı yapalım…” Üç kuruş daha fazla para kazanmak için, binlerce cana mal olmaya değdi mi? Binlerce evladı yetim, öksüz bırakmaya değdi mi? Binlerce mezarlık ziyaretinde geçirilen, binlerce sinir krizine değdi mi? Değdi mi ömrünüzün geri kalanını katiller safında anılmaya? Velev ki ceza almadınız… Tahliye edildiniz…
Vicdanınızın sizi rahat bırakacağını mı zannediyorsunuz? Haydi vurdumduymaz bir adamsınız, dünya umurunuzda değil diyelim… Cehennem ateşinden kaçabilecek misiniz?
Hakkını Helal Etmeyen Şehir: Adıyaman
O gün tüm siyasiler ve bürokratlar sınıfta kaldı… Hiçbirinin yatacak yeri yok… İstisna adamlar hariç… Haydi AFAD’ın tedbir yetersizliğini yahut belediyelerin ahlâksız yapı-denetim fasıllarını pas geçelim. Asrın felaketi diyorsunuz. 11 il aynı anda yıkıldı diyorsunuz… Emsaline az rastlanır büyüklükte bir afetti diyorsunuz… Tamam anladık. Özellikle o yapı denetim işleri, basit bir ihmal değil de… Haydi öyle olsun... Peki deprem sonrasında yapılan fecaat işlere ne demeli? Dönemin kabinesinin ve sorumlu oldukları bakanlıkların, partililerin imza attığı skandallara ne demeli?
Adıyaman, Hatay illerinin olaydan 3 gün sonra anca ülke gündemine girebilmesi normal bir durum mu? Değil. Çünkü Adıyaman, içişleri bakanlığından çıkan ilk yazıda afet illeri arasına dahi eklenmemiş… Çünkü Hatay muhaliflerin bulunduğu bir şehir… Çünkü Adıyaman’ın da Hatay’ında bürokratları kendi canlarının derdine düşmüşler… Şehirler ve halkları kendi kaderlerine terk edilmiş adeta… Öyle ki Adıyaman havaalanı sorunsuz uçuşa açık olmasına rağmen… Öyle ki deprem bölgesine ilk inen ekiplerin Adıyaman havaalanından, başka illere nakledilebilmesine rağmen… Öyle ki Türkiye’nin en popüler muhabirlerinden Fulya Öztürk Hanımefendi ve Ulaştırma Bakanı olacak zat, ilk andan itibaren Adıyaman’a ulaşmış olmalarına rağmen… Adıyaman’ın sesini duyuramadılar.
Peki dönemin İçişleri Bakanı olacak adamın, Adıyaman’ın adeta kaderini tayin eden, o yanlış kararına ne demeli? Tutup o zamanın Mardin Valisi, Adıyaman’ın da eski valisi olan… Tüm ekibiyle 6 yıl Adıyaman’da çalışmış ve bölgenin her karışını ezbere bilen… Tam bir görev adamı olan Mahmut Demirtaş valiyi, Adıyaman’a değil de Gaziantep Nurdağı’na görevlendirmesine ne demeli? Sadece bu karar dahi Adıyaman halkına atılan en büyük kazıklardan biridir. Ona rağmen Mahmut vali kendi ekibiyle Nurdağı’na giderken, 100 kişilik başka bir ekibi de Adıyaman’a görevlendirecek kadar şuurlu bir hareket yapmıştır. Sonrasında Nurdağı’nda da çok önemli işlere imza atmıştır. Asla yanlış anlaşılmasın, burada sorun, çok kritik bir enkaz bölgesi olan Nurdağı’na görevlendirilmesi değil, başka bir kritik enkaz bölgesi olan ancak “bildiği” Adıyaman’a değil de “hiç bilmediği” Nurdağı’na görevlendirilmesidir. Allah yine de razı olsun sayın valimizden…
Depremde ilk yıkılan binalardan biri Adıyaman belediye binası… Aslında biz ilk günlerde Adıyaman belediye başkanın da enkaz altında kalarak vefat ettiğini zannediyorduk. Ta ki ceset gibi yönettiği bir belediye toplantısı pozu yayılana kadar… Bu durum bile halimizin izahına yeterli zannedersem… Şimdi soruyorum… Bu şehir size neden hakkını helal etsin Allah aşkına? Neden?
Koordinasyon Katliamı
Deprem zamanında en fazla duyduğum ve artık ömrümün geri kalanında duymaktan tiksineceğim o meşhur kelime… Koordinasyon… Ülkenin tüm kurum ve kuruluşlarını ehliyetsiz ahmaklar ele geçirmiş… Devlet kurumları olsun… Sivil toplum kuruluşları olsun… En ufak bir çadırın kurulumundan, koca şehirlerin koordinasyonuna kadar, o kadar trajikomik hadiseler yaşandı ki… Herkes çıldırmış gibi bir şeyler yapmaya çalışıyor ama irtibat, iletişim, düzen, tertip, sistem hak getire… Deprem bölgelerinde binlerce insan bu irtibatsızlıklardan kaynaklı; kendilerine ulaşılamadığı için, enkaz altında, soğuktan donarak öldü…
Sadece basit birkaç örnek vererek izah edeyim. Depremin ilk günlerinde Mardin’deyiz... Mardin dağlık olduğu için, bölgede nadir yıkılmayan illerden… Bir haftada 45 bin depremzede şehre giriş yaptı… Devlet yurtlarında misafir edilen depremzedelere, malzeme yetiştirmekte zorlanıyoruz. Kızılay’da aktif çalışıyoruz o dönem… Devlet yetkilileri ile koordineli koşturuyoruz ama malzeme tedarik etmekte çok zorluk çekiyoruz. Çünkü sürekli insanlar gelip gidiyor. Bir ara dönemin Sosyal Yardımlaşma Vakfı müdürünün katılımıyla geniş kapsamlı bir sivil toplum kuruluşları toplantısı yapıldı. Biz ümitlendik. Malzeme ve insan gücü desteği gelecek diye… Kızılay başkanı, STK platform başkanı, sosyal yardımlaşma müdürü yan yana oturuyorlar. Karşılarında altmış sivil toplum kuruluşu temsilcisi… Adam, “Devlet yurtlarında ihtiyacımız var yetişemiyoruz” dese… O sivil toplum kuruluşlarından malzeme yağacak yurtlara… Biz de rahatlayacağız… Adam durdu, derin bir nefes aldı… Şöyle göğsünü kabartmak suretiyle geriye yaslandı ve dedi ki “Devletimiz işinin başındadır, şuan bir eksiğimiz bulunmamaktadır, ihtiyaç olursa sizleri haberdar ederiz.”Kızardım. Bozardım. Dişlerimi yumruğumu sıktım. Sesim içime kaçtı. Gözlerim yaşardı. Soğuk soğuk terlemeye başladım. Ama hiçbir şey diyemedim. Herkes iyi tamam, devletimiz var olsun dedi. Olaysız dağıldılar…
Yani sırf beyler kuyruklarını dik tutacaklar diye… Arka planda; sabunsuz, çorapsız, montsuz en temel gereksinimlerden mahrum şekilde yurtlarda beklemek zorunda kalan depremzedelere mi yanayım… Onlara malzeme yetiştirmeye çalışırken yıpranan memurlara, gönüllülere mi yanayım…
Kıyametin ortasında dahi vazgeçmedikleri, batasıca kibirlerine mi yanayım… Yoksa tüm bu ahlaksızlıklara rağmen, sırf insanlar mağdur olmasın diye gece gündüz koşturmaya devam etmek zorunda olduğumuza mı yanayım… Bilemedim… Biz günlerce sivil toplum gönüllüleri olarak o yurtlara; çöp poşeti, deterjan, su gibi en temel ihtiyaçları taşımak zorunda kaldık… Günlerce yanımızdaki gençlerin, ne yani devlet şu eksiği gideremiyor mu, bu malzemeyi tedarik edemiyor mu gibi sorularına cevap veremedik… Kâh güldük. Kâh gözlerimiz yaşardı. Kâh sinir krizleri geçirdik… Devletimizi düşürdükleri aciz durumu görebiliyor musunuz?
Koordinasyonsuzluktan daha neler neler yaşandı… Biri gelmiş anlatıyor. Tır gelmiş Gaziantep’e girecek… İçi ağzına kadar çadır dolu… Depremin ilk günleri… Herkes deli gibi çadır arıyor. Kontrol maksadıyla saatlerce, o tırı şehre almamışlar… Mahmut vali müdahale etmiş aldırmış… Başka bir zaman oldu… Şehirlerde; Hatay’da, Adıyaman’da su yok dediler… Direk bölgede çalışanlardan teyit ettik. Su tırı çıkardık yola… Dönemin İçişleri Bakanı olacak herif yine çıktı televizyona…“Suya ihtiyaç yoktur. Devletimiz işinin başındadır. Bu manipülasyondur. Bunu yapanlar haindir” demesin mi… Bizim bağışçılar bizi arıyor… Biz bölgeyi arıyoruz, tekrar tekrar teyit ediyoruz… Biz nasıl izah edeceğimizi şaşırdık… Sırf kendi kuyruklarını dik tutmak için hepimizi hain ilan etmeyi, bölgedeki insanları susuz bırakmayı göze aldı bu adamlar… Öyle düşün… Kaç sefer kurumların bölgede dağıtamadığı bayatlamış ekmekleri aldık. Çiftliklere verdik. Depremzedeler için yoğurt ve süt aldık bilmiyorum… Daha neler neler yaşandı… Aman Allah muhafaza…
Hâsılı
Depremlere tedbir almayı beceremedik. Deprem esnasında haberleşmeyi, şehirlerin seslerini duyurmayı beceremedik. Deprem sonrası acil müdahaleyi, arama kurtarmayı beceremedik. Kurtulanlara ilk yardım, gıda, barınak gibi temel ihtiyaçları ulaştırmayı beceremedik. Ulaştırdık dağıtmayı beceremedik, dünya kadar malzeme ziyan oldu… Dağıttık, insanların gözünü, gönlünü doyurmayı beceremedik. Gözlerini, gönüllerini doyurmayı beceremediğimiz insanları, haliyle normal hayata döndüremedik.
Binlerce insan vefat etti. Binlercesi yaralandı. Milyonlarca insan, milyonlarca travma ile hayatına devam ediyor. Sizce burada suçlu haşa deprem mi? Bizler miyiz? Bizlersek eğer… Ki öyleyiz… Bunun adı afet olmaz katliam olur. 6 Şubat Katliamı tanımlaması hayırlı mübarek olsun… Rabbim ölenlerimize rahmet, kalanlarımıza sabır selamet versin. Ülkemizi ve ümmeti Muhammed’i beterinden muhafaza buyursun…