Koltuğumun altındaki matris kalıbının içine koyduğum yüzelli adet

gazeteden hergün  en az yüz tanesini sattığım ve iki buçuk lira

kazandığım o yıllarda ben ortaokul öğrencisi idim.

Genelde sekiz sayfa olan o gazeteler, arada bir oniki sayfa

olduklarında, bugün oniki sayfayız diye ilan ederlerdi birinci

sayfalarında. Ambalaj için kullanacak esnafların da tercihleri oniki

sayfalık gazeteden yana olurdu. Aynı yirmibeş kuruşa iki yaprak daha

fazla almak Varsın o fazlalıkların her iki yüzleri de İstanbul

gazinolarının ve firmalarının reklamı ile dolu olsun.

Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet, Tercüman, Yeni İstanbul, Akşam, Sabah, Son Havadis

Bütün gazetelerin adını sayarak bağırırdık şehrin caddelerinde, pazarlarında, parklarında

Gazete satmaya başladığım o yaz tatilinin ikinci ayında şehrimizin

insanını okudukları gazetelerden dolayı sınıflamamda diğer çocuklardan

önde olmamın sebebi, babamın da o şehirde esnaf olmasıydı. Okuduğu

gazeteden bilirdim insanların durdukları yerleri. Karşımdan gelen daha

cebine elini sokmadan, ben okuduğu gazeteyi uzatıverirdim. Nerden

biliyorsun diye bakmaları hoşuma giderdi.

İlkokulumun müdürü birkaç arkadaşı ile yaklaşıyor. Biliyorumki Akşam

gazetesi isteyecek. Ama bende yok, erken bitti. Cumhuriyet gazetesi

uzatıyorum.

- Cumhuriyet vereyim. Bugün paralelini okuyun. (Şimdilerde aktüel olan paralel kelimesini, o gün ben de mi kullanmıştım )

Öğretmenimin tepkisi sertçe.

- Aynı şey değiller.

- Ben de okuyorum! Diyorum ama, almıyor uzattığım gazeteyi. Yanımdan

geçerken konuşmasından duyduğun ecmainlerden kelimesini, babamı

anlatmak için kullandığını sandığım o müdür öğretmenim aynı zamanda

komşumuzdu bizim. Babamı iyi tanırdı. Gazete satmak için gittiğim ve

okulumuzun da bulunduğu Tekke mahallesinin camisinde çok görmüştüm

ikindilerde, halbuki ben de onu.

Okuyorum, dedim. Yaz günlerinin ikindiden sonraki uzun saatlerinde bir

bankın üzerinde veya bir ağaç gölgesinde oturur, artık iyice azalan

gazetelerden birer birer çekerek, sabırla okurdum. Hangi gazetenin

neresinin okunacağını daha ikinci haftada çözmüştüm. Gazeteyi sattıran

yazarların makaleleri ve siyasi kulisler, en fazla takıldığım yerlerdi.

Bir gazete sayfasının baskı tekniği ve harf karakterlerine baktığımda,

onun hangi gazeteye ait olduğunu bilirdim, adı yazılı olmasa da..

Öylesine farklılık vardı aralarında. Satış miktarları ise takıldığım bir

diğer nokta idi. Beş tane gelen Sabah gazetesi hiç iade olmasın

isterdim ve bunun için uzak saydığım Sümerbank önüne giderdim  öğleden

sonraları. Çünkü dağılan yüzlerce işçinin arasında bir tane sabah

okuyucusunun olduğunu tesbit etmiş ve zihnime kayda almıştım. Gerçi

bazen bugün almasam olmaz mı bakışlarıyla karıştırırdı ceplerini ama, o

da bilirdi benim oraya bir adet de olsa Sabah gazetesini satmak için

geldiğimi.

Zorlanmak kelimesinin aklınıza gelmesi doğrudur burada. Bıkakın işçi ve

memur sınıfını, esnafların çoğunun da gazete almaması ve birkaç dükkan

ötedeki komşusunun gazetesini okuması, yirmibeşkuruşun kıymetindendi.

Gazete almak zordu ya da zoruna giderdi insanların. Belki de okuyacak

çok fazla yazı bulamadıklarından Maçların neticelerinin ve yorumlarının

olduğu pazartesi günleri, gazetelerin en fazla elde olduğu günlerdi.

O yaz gazete satışından kazandığım ve biriktirdiğim paranın tamamını

yazayım ki; o yılları anlamanıza, elbette cep telefonu nesli için

söylüyorum bir kolaylık sağlasın; İki yüz yetmişbeş lira

Şimdi gelelim 1973 yılına.

Ben yirmi yaşındayım ve büyük oğlum daha iki buçuk aylık. Annesi ile

babamın evinde. Ben İstanbul Üniversitesi nde birinci sınıftayım.

Vefa daki ilim yayma yurdu gideceğim her yere yakın. Okuluma, MTTB ye, Sultanahmet e, Beyazıt a Fatih e Eminönü ne.

1973 yılı dedim. Yeni yılın ilk ayı. Bir sabah Şehzadebaşı ndan

geçerken, çıkacağını duyduğumuz Milli Gazete nin ilanını görmeyeyim mi

Milli Gazete 12 Ocak ta çıkıyor!

İlanda yazılı kelimeler bu kadar. Lakin bu birkaç kelime yetiyordu sevinmemize ve o günü beklememize.

Gidebildidiğim her yerde gördüğüm o ilanların, MTTB deki ve yurttaki

bazı arkadaşlarıma benim anladığımı anlatmamasına o günlerde çok

şaşırıyordum. Vefa yurdunda duvar gazetesi hazırlarken, o bazı

arkadaşlarımın ne uğraşıyorsun bu kadar, diyen bakışlarını gördüğümde de

şaşırıyordum.

Milli Gazete nin çıkışını istiklalimizi ilan etmek gibi mi anlamıştım

11 ocak akşamı. Yurdun girişindeki küçük odada oturuyorum ve gelen

arkadaşlarıma bakıyorum. Kim elinde bir milli Gazete ile gelecek Çünkü

burası İstanbul du ve burada yarınki gazeteleri akşamdan sonra okumak

imkanı vardı.

Yağan karda fazla üşümemek aceleciliğiyle içeri giren arkadaşlarımın

hiçbirinde gazete yoktu. Sultanahmet i, Cağaloğlu nu aşarak gelenlere

sormam da bir netice vermemişti.

Çeketimin yakasını kaldırdım, düğmelerini ilikledim ve hızlı adımlarla

çıktım Vefa dan. Şehzadebaşı, Beyazıt Meydanı, Cağaloğlu nda da hız

kesmek yok. Kar yağıyor ve yollar çok sakin. Üretmen hanın

merdivenlerinde nefeslenip, Milli Gazete yazan kapıyı tıklatıyorum.

-Milli Gazete istiyorum!

Baskıda imiş. Matbaayı biliyorum. İncili Çavuş Sokak ta. Bir koşuluk

yer. Bodrumdaki matbaanın kapısından gördüğüm, rotatifte dönen Milli

Gazete lerdi. Birbiri peşisıra akan o gazetelerden birini çekiyor baskı

ustası. Evirip çeviriyor. Destesine koyacağında ben sesleniyorum.

-Onu bana verir misin

İncili Çavuş sokak, Sultanahmet durağının hemen dibinde. 

Ama kim bekleyecek bu kış gününde Şehzadebaşı ndan geçen Edirnekapı

troleybüsünü. Hem bilet de yüzyirmibeş kuruş. Elli kuruş ödeyeceğimiz

pasolarımızı daha vermemiş belediye. Divanyolu ndan yürüyüverdim

yukarıya doğru...

Yurda geldiğimde koynumdan çıkardığım Milli Gazete yi herkese gösterdim.

- Beyler! Milli Gazete miz çıktı!

Hemen ertesi yıl, Konya Yurdu ndayım ve şu anda da patronum olan Ömer

Yüksel Özek, o günlerde yayına hazırladığımız Gençlik dergisinin

sahibi.

Bu yüzdendir ve hakkıdır, beni tanıştırdığı herkese, yazarlığa benim dergimde başladı, diyerek takdimi.

İlk hikayemin yayımlandığı o dergi ve sonraki yıllar, MTTB deki Çatı ve

Milli Gençlik yıllarım Rahmetli Sedat Yenigün ün sen yazacaksın dediği

yıllar ve... O yıllar ayrı bir yazı konusu.

Sonra geldik mi 1983 yılına.

Mustafa Özdamar elimden tutarak getirdi diye anlatacağım Milli

Gazete nin Topkapı tesislerindeyim. Yazı işlerinin masasına, Mustafa

ağabeyin elin boş olmasın, bir yazı hazırla, emriyle yazdığım yazıyı

koyuyorum.

Yazı İşlerindeki uzun sakallı Necdet Kutsal ı ve sakin tavırlı A.Kadir Türker e diyor ki Mustafa Ağabey:

- Necati nin burada yazmasını istiyorum!

Bir gün sonra yazı işleri masasına bıraktığım o yazının, Ortadoğu ile

ilgili bir yazıydı, birinci sayfada, başyazı olarak yayımlandığını

görmeyeyim mi

Otuz yaşındaydım ve Milli Gazete yazarı olmak heyecanının uykularımı böldüğü günlerin başlangıcındaydım.

Derken geldik mi 2014 yılına.

İstanbul un yüzünün ağardığı (Milli Gazete nin çıkışı ile ilgili kendi

esprisi) o günden beri kaç yıl geçmiş. Şunu öğrendim: İnsanların yaşları

artarmış ama heyecanları ilk canlandıkları günde kalırmış.

Rahmetli valimiz Hazım Oktay Ağabey e bir sorusu üzerine kedimi anlattığım o cümlem ile bitireyim sözümü.

- Yaşım kırka dayandı, saçlarıma ak düştü, İhtiyar oldum!

Beni Koru

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Pensilvanya ya ünlü gazeteci Fehmi koru yu göndermiş.

Sükunet tavsiyesi veya benzer ihtimalleri seslendirerek..

Benim iki merakım var.

Birincisi, Sayın Abdullah Gül, Pensilvanya da ikamet eden zatı, kendisininde bakan olduğu hükümete cephe aldığını tv kanallarını dolaşarak ilan ettiğinde de, mektup yazarak, faks çekerek yahut aracılar salarak ikaz etmiş midir ya da tavsiyelerde bulunmuş mudur

İkincisi o mektubu götüren ve getiren ünlü gazeteci, böyle bir eylemi Ankara içi olduğu için mi kabul etmemiştir

Yavrum Mesut Ve The Şapgalı Baba

-Alo! The Sapgalı Baba mektup gitmiş yahu.

-Nereye gitmiş yavrum mesut Binaenaleyh Platini ye mektup gitmesi yeni bir şey değilki. Adamcağızın fevkalade mektup manyağı olması kaçınılmazdır, mecburidir, şarttır.

-Kafiyeyi bırak the şapkalı baba. Mektup Amerika ya gitmiş yahu.

-Yolunu mu şaşırmış. Bihaenaleyh Obama telefonlara çıkmıyor mu imiş Ben bir telefonu kaldırsam, yirmi devlet başkanı çıkardı karşıma..

-Amerika dan mektup gelmiş the şapgalı baba. Senin hiç haberin yok yahu.

-Hangi sokakta topal karınca var, benim haberim vardır yavrum mesut. Binaenaleyh Johnson, İnönü ye mi göndermiş mektubu Benim koltuk için acele ve fevkalede hazırlanmam gerek.

-Sen benim çocukluğuma döndün the şapgalı baba. Adam bir mektubu iki kişiye okutmuş yahu.

-Bize de selam var mı o mektupta Binaenaleyh Amerika dan ne geldi de başımızın üstüne koymadık

-Bu mektup, senin öptüğün o mektuplardan değil the şapgalı baba. Sen beni koru, ben seni koruyayım yahu

-Kim, kimi neden koruyacak Binaenaleyh mektup kimi koyuyacak Koruyan şimdiye kadar neyi korumuş da bundan sonrar neyi koruyacak Korunma duygusu fevkalade zayıflıktır, yalnızlıktır, çaresizliktir.

-Sen beni mektupsuz korumuştun değil mi The Şapkalı Baba. Bende mektup isterim yahu.

-Benden ne istiyorsun yavrum mesut   Bihaenaleyh postacı denilen bir meslek var. Çantalarında fevkalade mektuplar vardır. Bir tane de sen al.

-Ben elden mektup istiyorum the şapkalı baba. Bana da getirsinler yahu.

-Ben daha elden ayaktan düşmedim yavrum mesut. Bihaenaleyh her yöne mektup yazmassam namerdim. Okyanus ötesinin adresi neydi yavrum Mesut

Ellerini Genel Başkan ın omuzuna atan gazeteciler!

1990 lı yıllardı

Parlamento nun uzun ve loş koridorlarını karış karış arşınladığım yıllar

ANAP ın Genel Başkan değiştirdiği ve akıl almaz bin bir türlü iddianın

dile getirildiği, adeta Bizans oyunlarının sergilendiği o Genel Kurul

öncesi fırtınalı günler

Tam da o günlerde, bir hafta sonu TBMM de parti gruplarının yer aldığı 2. katta öylesine dolaşıyorum

Bir Genel Başkan odasından gelen yüksek sesler dikkatimi çekti

Sekreterlik makamında kimsecikler yoktu

Bu durum, o anda orada bulunanların planlı bir araya gelmediklerinin bir işaretiydi.

Muhtemelen, TBMM nin yanından geçerken, Hadi makama gidip gazetelere bir göz gezdirelim... hesabından bir ziyaretti.

Merak ettim

Seslerin geldiği kapının koluna basıp hafifçe araladım..

Gördüğüm manzara şöyleydi;

Her ikisi de popüler, her ikisi de çok bilinen ve tanınan 2 gazeteci,

kollarını Genel Başkan ın omuzlarına koymuş, liste üzerinde isim

hesabı yapıyorlardı..

- Bu bizden, kesin bize oy vereceğini vaat etti, şu isim muallakta,

üzerinde biraz daha çalışmak lazım. Şu ise tamamen muhalif, umutsuz

vaka, hiç uğraşmaya gerek yok!..

Beni gördüklerine nedense hiç şaşırmadılar, bozulmadılar, paniklemediler

Hafif bir selam vererek kapıyı dışardan kapattım..

Ve final

* O gazetecilerden biri, 28 Şubat sürecinde önemli bir Kuruma Genel

Müdür ve Yönetim Kurulu Başkanı oldu. Sonrasında sırra kadem bastı.

* O gazetecilerden diğeri, halen bilinen bir gazetede köşe yazarı.  Aynı

zamanda TV lerde tarafsız ve bağlantısız! yorumlar yapıyor. Farklı

bir kulvardan Genel Başkan a akıllar veriyor, şimdilerde Yakından

tanıyorsunuz

Benim merakım ise başka;

-Acaba, günümüzde de kollarını Genel Başkan omuzuna atan gazeteciler, köşe yazarları, TV yorumcuları var mıdır

Sizce!..

Not: Adnan Öksüz ün Milli Gazetedeki 23 Eylül 2013 tarihli yazısını okumuş muydunuz

SAF SAF

Görme, duyma, karışma!..

Müslümanlık bu değil,

Biz Kur an okuruz,

birileri safsanmasın;

Kötülüklere dur,

iyiliğe geç denmezse,

Böyle saffı kimse,

bir ileri safsanmasın

KURT ULUMASIDeprem alarmını, hayvanlar bile duyar,

Karıncalar kaçar, fil haykırır, kurtulur.

Büyük bir depremin, Kuran da alarmı var;

Allah ın ipini sıkı tutan kurtulur.

Ekrem Şama