Post modern darbenin yıldönümünde, bir kez daha maziye gitmekteyiz. Katıldığımız etkinliklerde gençler böyle bir süreci inandırıcı bulmayarak masal gibi dinlemekteler. Ne yaşananlardan haberleri bulunmakta, ne de hâlâ içeride bulunan 28 Şubat mahkûmlarından.

Sırf başörtüsü mitinglerine destek verdikleri için idamla yargılananlar çıktı hatta hâlâ hapiste yatanlar bulunmakta. Gencecik hapse girip saçı sakalı ağaran, özgürlüğü yıllardır bekleyen kardeşlerimiz bulunmakta. Cihat Özbolat, Hayrettin Soykan ilk aklıma gelenlerden. Halil Kantarcı, uzun yıllar 28 Şubat mahkûmu idi, çıktığında da 15 Temmuz şehitler kervanına katılarak, ülkesini ne kadar sevdiğini gösterdi. 28 Şubat dönemi, benim köşe yazdığım gazeteyi ziyadesi ile etkiledi. Her ay Milli Gazete’de bir yazara dava açılır oldu. Aslında kültür sanat ağırlıklı yazdığım halde bana da birkaç dava açıldı. Hatta mahkûmiyet olayını fazlasıyla içselleştirdiğimden ötürü hapishaneye girmekle ilgili hazırlıklar yaptım, valizimi düzenledim. Küçük kızım o esnada yeni doğmuştu, onun eşyalarını hazırladım, kitaplarımı bir çantaya yerleştirdim, orada daha fazla okuma şansım olabilir düşüncesi en olumlu yanı idi mahpushanenin. Çiçekleri çok sevdiğim için beyaz açan bir açelyayı da yük dengim arasına sıraladım.

Beni asıl ürküten özgürlüğümün kısıtlanması, açık havaya çıkıp dolaşamama düşüncesinin korkunçluğu idi, doğayı çok seviyordum ve artık yemyeşil kırlara hasret kalacaktım. Yargılanma günü geldi, eşimle mahkemeye gittik, duruşmaya katıldık. Hâkimlerle görüştük, onlar sorularını sordular, ben de cevapları verdim. Sonuç, üç hâkimden ikisi beraet, biri mahkûmiyet verdiği için oy çokluğu ile beraet ettim. Fakat sonra duydum ki bana beraet veren hâkimlerden birini de sürmüşler, o kardeşime de üzüldüm. Daha ilginci meğer o mahkemede benim bir akrabam polis varmış, tanımıyorum ama. Yıllar sonra bir başka kuzenim anlattı. Mahkemede görevli akraba polis, kuzenime anlatmış, “mine gelince kaçıp saklandım beni görmesin diye, onun yakını olduğum bilinmesin diye. Belki yardım falan ister neme lazım ortadan kayboldum, gözüne gözükmedim, bana da kara çalınmasın, diye”.

Böyle de zorlu bir süreçti, insanlar suçludan vebalı gibi kaçardı. Mahallede bilinse insanlar selamı sabahı keserlerdi, komşuları korkutmamak adına böyle şeyler söylenmez saklanırdı. Şimdi bunları konuşmak kolay fakat 12 Eylül olsun 28 Şubat olsun, mahkemelerde boy göstermek öyle toplumun kolaylıkla kabulleneceği bir durum değildi. Yirmi küsur yıl sonra buradan durup baktığımda, keşke bu zulümler hiç olmasaymış. Keşke 12 Eylül’e götüren o kan deryası, beş bin gencin birbirini katlettiği daha doğrusu emperyalistlerin kirli oyunlarınca katlettirildiği acılı süreçler yaşanmasaymış. Demokratik seçimlerle gelen Refahyol Hükümeti’ni yıkabilmek için hileler desiselerle irtica yaygaraları yapılmasa imiş. Fakat beterin beteri var deyip Ruanda katliamını anımsıyorum, daha yakın zamanda, 1994’te bir milyon insan, üstelik hem siyah hem Hıristiyanlar, soykırıma uğradılar. Onların kavgası da güzel ırk, çirkin ırk olarak Tutsilerle Hutuların savaşıydı, bu kavgaya ateş saçan da her zaman olduğu gibi Batılılardı, silah alamayan bu fakir halk birbirlerini satırlar ve palalarla parçaladı, Kagere Nehri cesetten akamaz hale geldi. Şimdi Afrika’nın en temiz ve güvenli ülkesi, artık Tutsi-Hutu kavgası yok, Ruanda üst kimliği var.

Bütün bunlar bizler için bir örnek, yaşadığımız tüm acıları unutup hep beraber Türk –Kürt, Alevi-Sünni, Laik-Müslüman olarak; geleceğe güvenle bakabiliriz. Birlikte kardeşçe yaşamak için kötü anıları unutmak hepimize düşmektedir. Bugün şehit anneleri, evlatlarını kaybetmekte, ciğerleri yanarken, bağırlarına taş basıp, “vatan sağ olsun” demekteler. Bizler de yaşadığımız olumsuzlukları, çektiğimiz çileleri ülkemize armağan etmekteyiz. Fakat hâlâ, eline kalemden başka silah almamış gazetecilere müebbet gibi ağır hapis cezaları verilmesini, hiç hakça bulmamaktayız. Gelecekte güzel ülkemizde, hiç kimse insan haklarından, özgürlüklerden yana zulüm görmesin, cephelerde anne kuzularının ayaklarına taş değmesin dualarındayız.