Bugün her şeyi gündelik hatta bir adım daha ileri giderek anlık yaşayıp anlık değerlendirdiğimiz için sürekli değişkenlikler arz eden, sabitesi olmayan, sürekli kendini yalanlayan değerlendirmelere, düşüncelere sahip oluyoruz. Üstelik bu kadar karışık bir zihin dünyası ile her şeyi anlamış, kavramış gibi saplantılı bir hâlet-i rûhiye’ye sahibiz. Oysa salt içinde bulunduğumuz zamana, sadece halihazırdaki olaylar ve olgular ile etkileşimimize bakarak kendimizi yani insanı anlayamayız. Bu, toplumlar için de geçerlidir. Onun için sadece mevcut zamanın sınırlılığı içerisinde birey ve toplumun kendini, hallerini kavrama kabiliyetinden bu sınırlılık hali yoksun bırakır. İşte bu noktada zamanın taşıyıcı unsurlarını da beraberinde incelemek gerekir. Mevcut göstergeler bir sürecin ürünü olduğu için insan, toplum sadece anın verileri ile yorumlamak, sonuçları konuşmak gibi beyhude bir iştir. Bu yüzden bütün faktörleri bütünsel olarak değerlendirerek yol almak gerekir.
İnsanların bugün ortaya koydukları tutumlar sadece anlık birtakım duygusal durumların şekillendirmesi ile açığa çıkmaz. Her şey süreç içerisinde birçok faktörün etkisi ile ortaya çıkar. Bugün sadece muhafazakârların kendilerini devletle eş görmelerinin iktidar nimetlerinden aldıkları pay ile ifade etmek ne kadar nakıs bir yaklaşım olarak kalırsa aynı şekilde bütün şehirlerin çirkinleşmesini, beton yığınına dönmesini TOKİ ile açıklayamayız. Ya da son zamanlarda ülkenin geldiği nokta itibarı ile yeniymiş gibi görünen (nepotizm) akraba, eş-dost kayırmacılığını doğru tarif edemeyiz. Bugün gördüğümüz şey sadece mızrabın çuvaldan taşacak boyuta ulaşmış olmasıdır. Bunu yasa ile bir düzene koyabilirsiniz ancak bu bir ahlaki noksanlık olduğu için yasalar arkadan dolaşılarak aşılabilir. Onun için biz nasıl bir insan ile muhatabız, biz bu insanı toplum olarak nasıl yetiştirdik, toplum olarak bu konuda nasıl yozlaştık gibi birtakım diğer soruları sorabiliriz.
İnsanın mahrem alanı ile bugün kamusal alanı arasındaki perdenin giderek incelmiş olması da elbette bir neden olarak karşımızda durmaktadır. İnsan tarifimiz ve insanın ahlaki yükümlülüklerinin sadece ötekini denetleme noktasına ve ötekinin noksanının bulmak, bulduğunu açık etmek biçimine dönüştüğü için ortada bir ahlaki tutumdan yoksun sürekli ahlakçılık pazarlayan bir insandan ve bir toplumdan bahsedebiliriz. Onun için bugün insanların kamusal alanla ilişkileri stratejik bir hal almıştır. Yükümlülüklerini çıkarları ile doğru orantılı yürütme gibi bir anlayış toplumun bütününe dolaylı olarak empoze edilmektedir. Dolayısı ile çoğunluk olarak kamu ile iletişim ve ilişkilerde teslimiyetçi ve kanıksayıcı bir yaklaşım söz konusudur. Bu yaklaşım neticesinde sadece menfaatine dokunmadığı müddetçe hiçbir olumsuzlukta sorgulayıcı değil, oluruna bakar hale gelinmiştir. Kamusal alanı yöneten erkin de toplumun bu halini en iyi şekilde fırsata çevirdiğini gösterecek birçok olaydan ve olgudan konuşabiliriz. Ancak hepimizin bildiği mevzuları tekrar etmekten başka bir işe yaramaz.
Şunu ifade etmekte fayda var ki; kamunun zayıflaması, kamusal alanda ortaya çıkan birçok noksanlığın etkisi sadece siyasal alanı ilgilendirmiyor. Bütün toplumsal katmanları ve nesillerin gelişimini etkiliyor. Güçlü bir toplumu oluşturan şey maddi varlıklarından ziyade şahsiyet olarak gelişmiş ve manevi olgunluğa erişmiş fertlerinin çokluğu ile doğrudan ilgilidir. Bu yüzden hem fertlerin güçlü karakterler ortaya koyabilecekleri değerlere sahip olması ve bu değerlerin ortaya çıkardığı toplumsal bir karakterin oluşması gerekiyor. Bireylerin mahrem alanlarının korunması hem de kamusal alanın daha şeffaf ve güçlü hale getirilmesi birçok gündem maddesinin sakıt olmasına neden olacağı aşikârdır. Onun için güçlü bir şahsiyet nasıl oluşur, nasıl bir eğitim sistemi ile olabilir ve bütün bunları nasıl bir toplumsal yapı istiyorsak düşünüp, üzerinde dikkatli bir şekilde yoğunlaşarak çalışmak gerekiyor.
Şayet bugünkü halden şikâyet ediyorsak geriye doğru dönüp bugüne kadar neleri bozduğumuza, nerelerde sapmalara uğradığımıza bakmamız bugünü daha doğru kurgulamamıza yardımcı olacaktır. Bugün yaşantımızı kısırlaştıran, ilişkilerimizi, ferdi ve içtimai hayatımızı tanınmaz hale getiren bütün saikleri bir bir gözden geçirmek gerekiyor. Olmasını isteğimiz şey ile olan şey arasındaki makasın giderek açıldığı bir noktada sadece ötekini sebep olarak görüp, çözümü de ötekinden kurtulmak, onu baskı altına almak olarak görmek artık bir şeye yaramıyor. Öteki, beriki vb. üretmeden bir bütün olarak bakılmasının artık zorunluluk olduğu bir noktada özgür, özgün fertlerin oluşturduğu farklılıkları ile bir bütün olabilen bir topluma ve kamusal alana ihtiyacımız var.
Bu ihtiyacı karşılayacak doğruyu saklamadan, hakka ve hakikate hürmeti olan, anlamı bağlantısından işine yarayan yerden koparmadan topluma gerçek manada rehberlik yapabilecek münevverlere de ihtiyaç olduğunu söylemek gerekiyor. İşini namusu ile yapan bütün mesleklerde ehil insanlara ve adil idarecilere, gücünü adaletten, hukuktan alarak topluma hükümler dağıtan yargıçlara ve de kul hakkını gözeterek, hak-hukuk gözeten üreten ürettiğini tabana dağıtan içinde kir tutmayan bir ekonomik ve sosyal bilinçte bu kamusal alanın gücünü gösterecek birtakım ölçütler olarak sıralanabilir. Turgut Cansever Hoca’nın çok kıymetli bir tavsiyesi var, her şey için geçerli bir bakış açısı sunan ve şöyle diyor: “Dünyada hiçbir çözüm ebediyen geçerli değildir. Açık uçlu, geliştirilmeye müsait, gelecek nesillerin iradesine ipotek koymayan çözümler peşinde olun!” Belki daha çok şey yazılabilir ancak bu yazının sınırlarını zorlayacağından şimdilik bu kadar ile kifayet edelim. Hoşça bakın zatınıza…