Otobüs bekliyorum yorgun, bir banka çöküp. Çeyrek saatte kaç tane dilenci geliyor. İnsanı yoran bir yalvarma ile para istiyorlar. Özellikle çocukların düştüğü durum ne kadar acı.   

Bir tarağın dişlileri gibi birbirlerinin benzeri cümlelerle ağlarcasına sadaka diye inliyorlar.

Her zaman olduğu gibi bir hesap soran çıkıyor:

"Evladım sizleri kimler çalıştırıyor, hangi çetenin elindesiniz ".

Sonra kalabalığa dönen çokbilmiş vatandaş uyarıyor: "Sakın vermeyin efendim. Duygusal sömürü. Bunlar var ya, sizden bizden zengin. Meslek edinmişler efendim. Siz verdikçe bunlar dilenecekler. İsteyecekler".

Bütün bunları ahali, biliyor bilmesine.

Benim gibi birkaç yufka yürekli çıkıp, ya anlattıkları doğru ise, annesi gerçekten ciğer hastası, babası akıl hastası ise, diye itiraza hiç kalkışmıyor.

Yiyeceği azarı biliyor.

Yanımda oturan genç kızla beraber sanki dilenci çocuğu ebediyen kaybetmiş gibi bir telaşla, Hızır Aleyhisselamı kaçırmış olmanın pişmanlığı ile peşinden koşup sadakamızı avuçlarına yerleştirip, huzur içerisinde durağa dönüyoruz.

Çok iyi biliyoruz ki kandırılıyoruz.

Ama o sadakayı teslim etmeyince artan huzursuzluğumuz daha fazla ruh sağlığımıza zarar verdiği için; bir an önce bu vazifeyi hitama erdirmenin telaşını yaşıyoruz.

Sonra bir kez daha düşünüyorum, etrafta ne kadar da yoksul insan var.

Bu zalim düzen fakirleri iyice fakir, zenginleri de iyice zengin yapmakta.

Trilyonluk konutlarda oturan para babalarını besleyen bir düzende, böyle gelmiş böyle gitmekte.

Bir insaf sahibi de çıkıp, halkın refah düzeyini yükseltme gibi bu acil sorunu hiç de dert edinmemekte.

Sadakasını koşturan dünyalar iyisi kızla konuşuyoruz.

Asgari ücretle bir giyim mağazasında tezgâhtardır.

Kızcağız ailesinin maddi durumu iyi olmadığından, kendi ihtiyaçlarını karşılamak, çeyiz eşyaları almak amacıyla; o küçük maaş için otuz gün koşturmakta.

Şehrin bir kenar mahallesine tutunduğu için, günde dört otobüse binip evinden işine, işinden evine dönmekte.

Öyle yorgun ki ayakta durmakta zorlanmakta idi.

Evine varıp yemek yiyip, uyuyup, ertesi sabah o hızlı hayat maratonuna yetişecek.

Tıpkı binlerce insanın yaptığı gibi bir iş bulabilmenin hamdını da unutmayarak gün sayıp, elleri titreyerek maaşını alacak.

Ahlâksızlar da onların hakkını çıtır çıtır yiyecek.

Emeğinin karşılığını vermeyecek.

Alın terini sömürecek.

İnsanları bir kez daha izliyorum.

Akşamın alacakaranlığında ne kadar yorgun gözükmekteler.

İhtiyarın pabuçlarının yanı gitmiş. Karısının dar mantosu belki çeyrek asırlık. Delikanlının gözü simitçiye takılıyor. Alıp almamakta kararsız.

Nasıl olsa eve gidiyorum, annemin yemekleri için biraz daha sabredeyim diye düşünüp, çağırdığı simitçiyi  "bayat galiba" deyip gönderiyor.

Simitçi adeta yıkılıyor.

Yüz kişiye sormuştur, sonunda birisi çağırmıştır.

Ama o da vazgeçmiştir.

Mendil satıcısı yorgun insanlara sormaya cesaret bile edemeden dönüp duruyor durağın önünde.

Mendil satıp ailesini geçindirecek.

Sakız, iğne, kalem satıp çocuklarını okutacak.

Bir umut; eğer on mendil satılırsa bir ekmek alabilecektir.

Milyon mendillerin parasını bir saatte tüketenlere inat; kuruşun hesabını yapa yapa; soğuk bir akşam üzeri umutlarını, hayallerini, sağlıklarını da sararak mendillere, aslında birbirlerine yoksulluklarını satmaktalar