“Kaçıp gitmek suç sayılmaz.

Yüreklerin taş kesildiği yerden.”

(William Shakespeare, Macbeth, s. 41)

İvan Gonçarov, Oblamov adlı eserinde, “Batı’da hayallerin gerçekleştirilmek için, Doğu’da ise gerçeklerden kaçmak için kurulduğunu” söyler. Bu tespit bir bakıma gerçeğin ifadesidir. Bu yüzden de doğuda kaçmak için her şey bir bahanedir. Bugün kendini ister dindar ister muhafazakâr isterse sağcı, İslamcı tarif etsinler bu tarifler ile kendini tanımlayanların yaptığı yegâne şey de bu kaçıştır. Gerçeğin sert ve keskin yüzünden kaçmak için birçok bahaneye, nedene sahipler ve yokmuş gibi yaşıyorlar. Özellikle çoğalan sosyal kurumlarını işletirken de aynı mantıkla hareket ediyorlar. Bu nedenle de katı, karmaşık ve sürekli kendini daraltan bir döngünün içerisindeler ancak bunun da farkında olduklarını sanmıyorum.

Son yıllarda bunu oldukça fazla yapmaya ve adeta gerçeklikle tamamen bağlarını koparmaya çalıştıkları bir süreç yaşıyorlar. Bu yüzden de kendilerine sanal bir gerçeklik üretmek gibi bir iş kotardılar ancak bu da gerçekle olan mesafenin daha da açılmasına neden oldu. Özellikle kendilerine ses olarak kullandıkları ve topluma ulaşma derdi taşıyan sözcüklerinin dilinde hep hamaset yüklü bir tavsiye veya uyarı görevi gördüğünü düşündükleri bir sakındırma yarışı içerisindeler. Ancak bunu yaparken de kendilerini en önemli ve en eksiksiz gösterme gibi bir telaşın içerisindeler. Aynı zamanda kendilerini yüceltici bir lisanı da popüler kılmayı başardılar. Bununla birlikte bütün bu yapılıp edilenler gerçeğe de hayale de fayda etmediği gibi muhatap da bulamıyor. Sanki bütün dünyayı yalayıp yutmuşlar, kusursuz bir hale gelmişler yani kemale ermişler gibi bir hava ile arz-ı endam ediyorlar. Oysa işin hakikati artık çürümenin üstününün örtülemeyeceği kadar üryan olduğu gerçeğidir.

Bu nedenle de yalnızca kendi kurumsal kimliklerinin siyaseten ve ticareten zarar görmemesi için kendi benliğine yönelmiş ve içe doğru konuşup bir de bununla dışarıdan adam kazanmak gibi bir role soyunuyorlar lakin bu konuda da başarılı olamayacakları kesin. Kendini olduğundan değerli görme arzusu bile gerçekten uzaklık nedeniyle dermansız bir temenniye dönüşmektedir. Onun için belki de bilinçaltında oluşan ‘değersizlik’, ‘yetersizlik’ gibi duygulara teslim olunuyor. Bu açmazdan derhal kurtulunması gerekiyor. Lakin bunun yerine daha kibirli daha üstenci bir tavır ortaya konuyor. Hep bir yerlerde boşluk, eksiklik ve derinleşen bir umutsuzluk var ve bu eksiklikler, boşluklar yama tutmaz, kapanmaz, dikiş tutmaz bir haldedirler.

Bu yüzden zamanın kokusu, dokusu artık her şeyi teslim almış ve direnecek hiçbir odak noktası bırakmıştır. Söylemler kaba kuru, davranışlar bağnaz, tutumlar irrite edici ve atılan her adım adeta yobazlığa övgü mesafesindedir. Sanki ellerindeki reçeteyi millet alıp uygulasa her şey güllük gülistanlık olacakmış gibi bir zehaba kapılıp gidilmektedir. Sadece kendi kaygılarını her şeyin önüne koyan bu zihniyetin gerçekte kimsenin iyiliğini istediği de yoktur. İstediği sadece kendi varlığını genişletip, obezitesini artırmaktan ibarettir.

Ya her şeye eyvallah çekip bu akışın içerisinde kaybolmak ya da bütün zorluklarına rağmen bu kaotik akışın karşısında durabilmek gerekir. Kimin tercihi akışın karşısında durup kendini koruyarak gelişme olursa şunu bilmeli ki talip olduğu şey öyle hamasetin, kuru vaatlerin, beleşçiliğin (emeksizliğin) işlemediği ve her türlü zorluğu, çileyi göz önüne alarak hareket etmekten geçiyor. Bu da kendini tanımak ve bilmekten geçiyor. Ortak yaşama alanlarında var olarak, birlikte var olabilmenin yollarını arayarak gerçekleşebilir. Onun için kendini bırakamamak gerekiyor. Her şeye rağmen adım atacak mecali bulmak gerekiyor. Bu da zahmetli ama yolda olmak yolu bitmiş olmaktan iyidir. Hoşça bakın zatınıza…