“Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız

ve devam ediyor başkalarının hınçlarıyla

düşmanı gösteriyorlar, ona saldırıyoruz

siz gidin artık

düşman dağıldı dedikleri bir anda

anlaşılıyor

baştan beri bütün yenik düşenlerle

aynı kışlaktaymışız.” (İsmet Özel)

İnsan üzülmekten yoruluyor. Her şeyin allak bullak olduğu yerde neye itibar edileceği, neyin muteber görüleceği konusunda bütünlük kaybolmuş durumda. Belli belirsiz bir kimlik süreci var. Kimliksiz, kişiliksiz, renksiz bir dünyada neye emek verilebilir ki, çürümenin her şeye sirayet ettiği bu düzlemde hiçbir şey olmamış gibi hayatlarını sürdürebilenlere imrenerek bakmak mı, tiksinti duymak mı, hangi duygunun ağır bastığına emin olamıyorum. Ortalıkta oluşan tuhaflıkları normalmiş gibi karşılamak artık bugünün modası. Hele özlü, hikmetli sözler döşemek, ağdalı bir dil kullanmak sanki başka bir uzaydan ışınlanmış gibi pirüpak kisvelere bürünmüş nam ehli kimselere bakınca hem sözlerin hem de anlamların kayboluşuna hüzünlenmemek elde değil. Bu kadar ayarsızlığın içerisinde bir sabite bulabilmek de başarı ancak her zaman her durumdan kazançlı çıkanlar zümresi giderek kendilerini meşrulaştırıp örnekleştiriyorlar.

Nerden bakarsan bak, ruhsuzluk şöleninde bir hudayinabit gibi kalmak da kaderin ayrı bir cilvesi. Memnuniyet eşiği ile memnuniyetsizlik eşiğinin eşitlendiği bu zamanda var olabilmek güç bir mesele olarak insanın bahtına düşüyor. Gündemin zikzaklarını karakter haline getirip her bir zikzakta yön değiştirebilmek de müthiş bir meziyet gerektiriyor. Gerçi herkesin yaptığının yanına kâr kaldığı bir düzlemde, hakikate sadakat de neymiş! İnsanların her meseleyi istedikleri gibi algılayıp, işlerine geldiği gibi okuyup yorduğu bir zamanda sadece belli bir zümrenin çürümesinden bahsedemeyiz. Çürüme bir yerde başladığında bütüne sirayet eder. Her parça az çok bu çürümeden nasibini alır. Çürümeye tabi olunan bir ortamda kimse kendi çürümesinden bahsetmez, hep başkalarının çürümesi üzerine konuşur. Oysa başkası hep aynadır.

Bir insan hem fakirleşip -her manada (maddi-manevi)- hem de nasıl bu fakirliğinden mutlu olabilir ki diye sormuyorum. Sormaktan korktuğum çok sorularım var. Bu da bunlardan bir tanesi. Çalıştıkça fakirleşen, okudukça cahilleşen, maneviyat dedikçe maddeye tapan, milli dedikçe milli olamayan bir insan çürümüştür, sadece çürümesinin tescil edilmesi için kokusunun artık kendini rahatsız etmesi yetmez, geçmişi ve geleceği de rahatsız etmesi gerekir. Bu kadar memnuniyetin bir arada olduğu yerde ayrık otu olmak zordur. Çirkinliğin, bayağılığın, kabalığın resmiyet kazandığı yerde iyilik, güzellik, yalnızlık gayri resmidir. Hüzünlenmek için çok nedeni olanlar arasında olmak da bir nasip, kısmet meselesidir. Nasipli olmak demek biraz sızıya bulanmak, biraz da üzgünlük üstüne yalnızlık demektir. Hüzün ve sızı, kalbin pas tutmadığının bir işaretidir. Onun için her şeyin ederi ile ölçüldüğü yerde acı da, hüzün de, sızı da eşsizdir. Züğürt tesellisini kendileri için piyango sananlar, elbette hüzün makamını tahayyül edemezler çünkü o, incelikli bir makamdır. Böylesi bir zamanda gitmek lazım, her şeyden, herkesten; hem de Lut’a denildiği gibi (‘ardına bakmayacaksın!’) bakmadan… Ve başlamak, yeniden… Hoşça bakın zatınıza…