İnsan tecrübesinin geldiği noktanın belki de insanlığın zirve noktası olduğu düşünülüyor. İlkellikten modernliğe evrildiği süreç boyunca insanın tanımlamaları ne olursa olsun içinde yaşadığı hal, ilkel denilen zamanlardan çok da ileride bir hal değildir. Çünkü tanımlamalar nasıl olursa içerikte ona göre şekilleniyor. Bugün eşyanın egemenliğini, teknik ilerlemeyi, modern biçimleri, düşüncenin kalıpları arasından baktığımızda bu bizi aldatıyor. Bu aldanmanın neticesinde kavramların hegemonyası ile karşı karşıya kalıyoruz. Bir şeyi nasıl tarif edersen o şey de seni kendine göre biçimlendirir. Bu bakımdan insanın hayatını çerçeveleyen faaliyetler, insandaki temel düşünce yapısından kaynaklanır ve bu yapıyla sınırlı kalır. Bundan dolayı insanı doğanın efendisi haline getirmek için doğayla girişilen mücadele sonucunda bütün kaybolmuş ve temel düşünce yapısı aşındırılarak eşyanın esiri bir durumla yüz yüze bırakılmıştır. Asıl ilkelliğin fıtratın tahribiyle ortaya çıktığını unuttuğumuzda her şey düzleminden sıyrılıyor.
Bugün bu bağlamda modern dünyanın kavram haritaları içerisinde insan devamlı dönüştürülmek istenir; aynı zamanda sürekli enformasyonlarla her şeyin içerisine girmeye zorlanır ve ta ki onun bir parçası olması istenir. Her kavram bir ideolojik aygıta dönüşür. Her şeyin tanımlandığı, biçimlendirildiği üretim- tüketim ilişkileri içerisinde sürekli pozitif bir irtibat ve süreklilik, hızlılık ile giderek yaygınlaştırılması istenir. Bu yaygınlaştırılmanın neticesinde herkes aynı aygıtın ortak parçası haline gelir ve bunu yürütme iddiasını da şeffaflıkla ortaya çıkarır. Nitekim bu şeffaflığın, görece pozitif faydaları ifade edilirken aslında en önemli engelleri de beraberinde getirir. Mahremiyet, sınır, mesafe gibi insanın ruhsal alanını muhafaza eden çizgiler aşındırıldığı için aslında şeffaflıktan çok transparan bir dünya sağlanmış olur. İşte bütün bu süreç içerisinde şeffaflık adına insanın bu özel alanından kurtulması gerekir. Görünürlük, sınırsızlık, özgürlük gibi saydam ifadeler insanı kırılgan hale getirirken modern dünyanın şiddeti karşısında korumasız bırakır. Bugün insanı kuşatan aygıtlar ordusu aslında insanı denetleme, gözetme ve ifşa etme işlevi görmektedir.
Bu bakımdan bütün ideolojilerde olduğu gibi bu transparan ideolojinin de mistik bir yönünün olması ve onu mutlaklaştıracak bir çekirdeğinin olması gerekir. İşte bu noktada insanı özünden daha fazla soymak ve yeni bir biçime kavuşturmak için her türlü duygu, düşünce ve isteğini ifşa etmesi için sanal alanlar açılır. Bu alanlarda insan kısa süreli hazlar ile tatmin edilirken diğer yandan üryan bırakılır. Bir bakıma da bugün şikâyetçisi olunan “trollük, fake’lik” totalize edilmişliğin göstergesidir. Nihayetinde totalizmin açtığı şiddettin sonucu ise yargısız infazdır. Her şeyi şeffaflaştırmaya çalışmak aslında büyük bir baskının sterilize edilmiş halidir. Bu bakımdan da belki liberal bir imkân gibi görünse de aslında ne özgürlük, ne sivillik içermez, olabildiğince faşist bir tutumun yeni yüzüdür. Bu bakımdan her araç, muhakkak kendi kullanıcısını araçsallaştırmaktadır.
Bugün zararları ve yararları üzerine ister lehte ister aleyhte yapılan her çalışma bu araçsallığa hizmet etmektedir. Çünkü tanımlandıkça, çerçeve altına alınan insan bu kuşatılmışlığı aşamayacağı konusunda ikna olmaktadır. Gerçekten bilimsel bir tutum, sürekli ve her zaman uyanık bir merak ve sırf bir bilme arzusundan ziyade içeriği doldurmak için girişilen bir yığma hareketine dönüşüyor. İşlevselliği ile oluşturulan ihtiyaç açığı ile birleştirilince ortaya çıkan bu şeffaf örgü, insanın boşlukta kaybolmasına vesile oluyor. Bu bakımdan bugün insanın ferdi ve cemiyet hayatını şekillendiren her şey bir şekilde bu sürece intibak etmek zorunda. Her motif kullanılabilir ve tüketilebilir hatta yeniden üretilebilir hale gelmelidir. Bütünü görmek için duygusal hezeyanlar yerine yeniden kendi zihinsel imkânlarımızı gözden geçirip bugünün dünyasına çaresiz olunmadığını ve İslam’ın sunduğu hayat nizamını göstermek zorundayız. Yoksa bu çaresizlik duygusu dünyayı yeni bir buhranın içinde yok edecek. Hem de önce Müslümanlardan başlayarak. Hoşça bakın zatınıza…
TAŞ GEMi
“Her cinayet klişe değildir ama
Her klişe bir cinayettir.”
(Oscar Wilde)
Not: Hâkim Bey! Buz üstünde yürüyorsunuz. Bugünlerde hep böyle demek geçiyor içimden. Necip Fazıl Reis beyindeki diyalog dönüyor zihnimde. Sonra Zülfü’den, ‘Hâkim Bey’i dinliyorum. ‘Şikâyetim var! Dillerimi bağlasan durmaz. İki cihanda eyvah!’ Siz dilerseniz Mehmet Erdem’den de dinleyebilirsiniz.
Bize kadar
1- Hayatın püf noktası; okumak… Geceleri yatarken uyumak için değil. Uyanmak için okumak! (Lâedrî)
2- Heidegger, “Bir insan doğar doğmaz ölmeye yetecek kadar yaşlanmış olur” der.
3- Âşık Paşa der ki; “Kavuşmak istediği gül olanın, inlemesi bülbül gibi olur.”
4- Lütfi Abi (Bergen)in yeni kitabı çıkmış, okunur. “Kul Hakları” isimli kitabı, Yazıgen Yayınları’ndan.
5- Bu hafta, MichelHazanavicius’ın yönettiği “Arayış” filmi var. Filmi Mustafa Toprak tavsiye ediyor. Savaşın arka alanına bakan bir yapım. Kaybolma, yerinden olma, dağılma ve diğer insani toplam var. İyi seyirler.
DAĞARCIK
“Eski günlerin ahlakı hepimizi güçlüklere dayanan kişiler yaptı, bugünün ahlakı ise hepimizin birer lüks ve zevk düşkünü olmamızı istiyor.” (Somon Balığı İle Yolculuk’tan)
TEKKE
“ ‘Kaç paralık adam?’ sorusunun sorulduğu bir kültür ‘modern’ kültürdür. Modern kültürde insanlara ‘paran kadar konuş’ denilir. Bu yüzden insanlar yoksulluğu bir bela, insanlık haysiyetinin kaybedilmesi olarak anlarlar.” (İsmet Özel’den tadımlık)
Bir lahza
“Bu hasta edecek kadar güzel görüntüleri görmekten yoruldum.” (Nostalghia/AndreyTarkovsky, 1983)