Parlak ışıkların altında zaten beyaz olan yüzünde tek renk kalmamıştı, tamamen bembeyaz kesmişti teni, kaşı, gözü, ağzı, burnu.
Nefesi zor çıkarcasına mırıldanmaktaydı.
Karşısındakinin kendi yaşadığı acıyı duymamasını anlayabilirdi ama bu denli kayıtsızlığı karşısında, korkudan, acıdan, kaygıdan kanı gitmiş yüzü iyice beyazlıktan yana çekiliyor, buz donuyor, kaskatı kesiliyordu.
“Biliyorsunuz çok hasta çocuğum, kan kusuyor, bir yardım etseniz”.
O kadar sıradan bir cümle idi ki, muhatabı üzerinde annenin ciğerlerinden gelen seda; şelalelere çarparak erimiş, gürültülü suların yanındaki konuşmalar gibi onu duymamıştı görevli.
Gecenin yarısında arada mor gökyüzü altındaki acilin girişine koşuyor sonra bıraktığı yerdeki çocuğuna bakıyor, başka bir evrak temini için rastgele odalara dalıyordu.
Oysa çocuğu dün akşamı ne kadar mutlu geçirmişti.
Yolunu beklediği babası ona bir kilo müjdeli haber getirmişti.
Çocuklarına muştuyu vermeden önce ille de ilk defa onun duymasını istemişti.
Anneniz nerde diye aranırken, sıranızı bekleyin o da gelsin, tamam söyliycem diye bir çocuk gibi sevinen kocası ile karşılaştığında gözleri.
Fabrikadaki vardiyaların ayarlandığı artık geceleri çocuğunu hastaneye götürebileceğini, paraya çok ihtiyacı olduğu bu günlerde, onu çok sık mesaiye yazdıklarını, hayatının bu en müstesna gününde umudun yüreğinde dağ gibi büyüdüğünü.
Karısına ve çocuklarına sarılıp şarkılar söyleyen babanın, o mesailerle ailesinin daha fazla ihtiyaçlarını gidereceğinin sevinci ile anne ve hasta çocuğu bile o anda dertlerini unutup kahkahalarla gülmüşlerdi.
Aile sanki hüzne bir günlük ara vermişti.
Mola dememişti ama ağır hastalığın haritalar gezen meş’um habercileri.
Yeniden yastıklar kanla dolmuş, öksürükle gelen köpüklü pembe lekelerle annenin sevinç gecesi ortadan ikiye katlanan bir sayfa gibi yarısı kesilip eline tutuşturulmuştu.
Katlar, koridorlar, odalar, laboratuvarlar, kan tahlilleri arasında koşarken kendisine telkin vermekte idi.
Biliyordu o bembeyaz kaygı dolu hüzünlü yüzü çocuğunu korkutmakta idi.
Evladını üzmeye hakkı yoktu.
Zaten hastalığının ve umutsuz bir girdaba kapıldığının o da farkında idi.
Tahlil sonuçlarını beklerken hadi gidip bir tost yiyelim dedi.
Tost mu anneyi yemekte, o mu onu belli değildi ama sevinçten neşeden yardım almalıydı, yüreği kan ağlasa da gülme eylemini hayata geçirebilmeliydi.
Karşılıklı masada çaylarını içerken konuyu babanın dün akşam eve getirdiği müjde paketine getirdi;
“Çok şükür yavrum işlerimiz iyi gidiyor, senin değerlerin eskisine göre daha iyi, baban artık gece vardiyalarına gitmeyecek ve daha fazla mesaiye yazılmış, ilk önce senin çok sevdiğin o kırmızı eşofman takımını alalım. Bu yaz bisiklet de düşünüyorum sana. Geçen yıl çok istemiştin de bir türlü alamamıştık, bu kez imkânımız olacak. Deniz kenarına gideriz, ben evde yiyeceklerinizi hazırlarım, ekmek arası bir şeyler yaparım, sen de kardeşinle bisiklete binersiniz, temiz hava alırsınız”. Anne bu mutluluk resmini renkli kalemlerle boyarken çocuğu da ısırmaya gücünün olmadığı tostunu masaya bırakmış, gözlerinde umut ışıkları ile annesinin çizdiği fotoğrafı izliyordu.