Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılın ilahi düsturunun tecellisi, Müslümanların başında adaletle hükmeden bir liderin varlığıyla mümkündür. Günümüzde kürsülerden uzak tutulan hilafet meselesi, aslında ümmetin birliği, adaleti ve izzeti için hayati bir itikadi ve ameli mesuliyettir.
Yüce Rabbimizin “Allah'ın ipine toptan, hep birlikte sımsıkı sarılın ve bölünüp ayrılmayın” emrinin tezahürü ve tecellisi olarak; İslam cemaatinin başında HAK üzere sevk ve idare eden bir liderin, bir imamın ve bir halifenin bulunması zorunludur.
Son yıllarda dinlediğimiz sohbetlere, okunan hutbelere, yapılan vaazlara ve düzenlenen konferanslara baktığımızda acı bir hakikatle karşılaşırız: Hilafet ve halifelik konusu neredeyse hiç gündeme gelmemekte, adeta sümen altı edilmektedir. Sanki bu mesele değersizmiş, ümmetin gündeminde yer alması gerekmiyormuş gibi bir algı oluşturulmuştur. Oysa camilerde, meclislerde ve akademik kürsülerde bu konunun konuşulmaması, meselenin ehemmiyetini yitirmesinden değil, Müslümanların asli şuurundan uzaklaştırılmasından kaynaklanmaktadır.
İslami siyaset anlayışının temel düsturu 'Siyaset-i Âdile'dir; yani adalet üzerinedir. Asla ve asla zalimane bir siyaset değildir. Siyaset-i Âdile’nin temeli bizzat vahye dayanır. Vahye dayanan bu adil siyasetin merkezinde ise İslam birliği, İslam cemaati ve bu cemaatin ulvi hedeflerine ulaşması için hazırlanmış Rabbani bir plan ve program yer almaktadır.
SİYASET-İ ÂDİLE VE ULÜ'L-EMR KAVRAMININ MAHİYETİ
Eğer yeryüzünde bir İslam cemaati ve ümmet varsa, bu ümmetin sevk ve idaresinden sorumlu bir liderin bulunması da kaçınılmazdır. Bu lidere 'el-İmamü'l-Kebir' (Büyük İmam) veya 'Halife' denilebilir. İsim ne olursa olsun, asli vazife ümmeti Hak üzere yönlendirmektir.
Kur'an-ı Kerim'de Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin ve sizden olan ulü'l-emre de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah'a ve Resulü’ne götürün.” (Nisa, 59). Ayet-i kerimede Allah'a ve Resulü’ne itaat mutlak olarak emredilmiş, ardından 'sizden olan ulü'l-emre itaat' kavramı getirilmiştir.
Büyük müfessir Ebussuud Efendi, ulü'l-emr kavramını açıklarken; onların 'Hakkın emirleri, hak namına hükmeden adil yöneticiler ve adaleti tesis eden valiler' olduğunu ifade eder. Dolayısıyla ulü'l-emr; kendi hevasına göre değil, din adına, Kur'an ve Sünnet adına hükmeden, adaletle yöneten ve Hulefâ-yi Râşidîn yolunu takip eden idarecilerdir.
HİLAFET VE İMAMETİN ŞER'İ / İTİKADİ ESASLARI
Hilafet kavramı temelde ikiye ayrılır. Birincisi, Cenab-ı Hakk'ın 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' buyruğunda ifadesini bulan genel yaratılış gayesidir. İkincisi ise 'el-Hilâfetü'l-Hassa' yani özel hilafettir. Özel hilafet; Allah'ın şeriatını, hükümlerini ve kanunlarını uygulamak, O'nun emirlerini yeryüzünde ikame etmek noktasında, Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e halef olma makamıdır.
İslam âlimleri, hilafeti şöyle tarif etmiştir: 'Hilafet, bir şahsın Allah'ın dinini ve şeriatını uygulamak üzere Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’e halef olma halidir.' Bu tariften üç temel unsur anlaşılır: Birincisi, halifenin varlığı ilahi hükümleri uygulamak içindir;
ikincisi, halife Resûlullah'ın izinden gider;
üçüncüsü, Müslümanların birlik ve beraberliğini temin eder.
Hilafet ve imamet meselesi sadece fıkhi veya siyasi bir konu değil, kelami ve itikadi bir meseledir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Zamanının imamını tanımadan/tayin etmeden ölen kimse, cahiliye ölümü üzere ölmüş olur” buyurarak, bu meselenin ne kadar ciddiye alınması gerektiğini açıkça beyan buyurmuştur.
EHL-İ SÜNNET İLE ŞİA ARASINDAKI TEMEL FARK: BEKLEMEK Mİ, İKAME ETMEK Mİ?
İmam ve halife tayini konusunda Ehl-i Sünnet ile Şia arasında köklü bir metodoloji farkı vardır. Şia anlayışı, imamı tayin etmenin Allah'ın üzerine bir vecibe olduğunu savunur ve gayb halindeki imamın gelmesini edilgen bir şekilde beklemeyi esas alır. Oysa Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat anlayışına göre; meşru ve şartları haiz bir lideri iş başına getirmek, Allah'ın değil, kulların üzerine düşen şer'i bir vecibedir ve kulluğun bir gereğidir.
Yani Müslümanlar 'Biz ne yapalım, bekleyelim' diyerek sorumluluktan kaçamazlar. Gökten zembille bir lider inmesini beklemek yerine, şartları taşıyan adil bir imamı bulmak; bulunamıyorsa onu ortaya çıkarıp biat etmek ümmetin omuzundaki en büyük mükellefiyettir.
TOPLUMSAL DÜZEN VE DİNİ HÜKÜMLERİN İNFAZI
Büyük kelam âlimi Ömer et-Taftazânî ve klasik İslam fakihleri, bir imamın ve halifenin Müslümanlar için hangi fonksiyonları icra edeceğini detaylıca sıralamıştır. Buna göre meşru idareci:
* Kamu düzenini ve güvenliği sağlar,
* Ülke sınırlarını ve mazlumların haklarını korur,
* Adalet mekanizmasını çalıştırır, şahitlikleri kabul eder,
* Yetimleri, kimsesizleri ve velisi olmayan gençleri muhafaza eder,
* Toplumsal dayanışmayı ve iktisadi adaleti tesis eder.
Görüldüğü üzere, Müslümanların münferit olarak yapabilecekleri ibadetler sınırlıdır; içtimai hayatı kapsayan ahkâmın tatbiki ise adil bir yönetime ve devlet başkanına bağlıdır.