Kavmiyet söylemi tarih boyu insanoğlunun gündemini meşgul etmiştir. Kimi zaman kabilecilik kimi zaman ırkçılık olarak karşımıza çıkan bu nahoş durum Din-i Mübin tarafından yasaklanmıştır. Bütün bu yasaklamalara rağmen mevcudiyetini devam ettiren ırkçılık söylemi Batının sömürge çalışmalarında uyguladığı yöntemlerle başka bir boyuta taşınmıştır. Üstün insan teorisine dayanan sömürgecilik faaliyetleri meşruiyetini Darwin felsefesinden alırken; devamlılığını ise oluşturduğu ırkçılık politikalarından almaktadır. Ulus devlet teorisinin işlenmesi ve neticede bütün devletlerin ulus devlet formuna bürünmesi ırkçılık söylemlerinin hak talebinden devlet talebine doğru evirilmesine neden olmuştur. Anadolu özelinde meseleye baktığımızda bu talepler Türk ve Kürt ırklarının birlikte yaşadığı birlikte vatan bellediği bir coğrafya için kaçınılmaz çatışma alanları ortaya çıkarmaktadır. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında ulus devlet teorisi ile şekillenmiş ve kendinden olmayanın kim olduğuna karar vermiş bir devlet anlayışı bu çatışma alanlarının derinleşmesine ve genişlemesine ivme kazandırmıştır. Bu yazıda merkeze alacağımız mesele tarihsel bir anlatı değildir. Bu yazıda 14 yılı aşkın süredir devlet ve hükümet tarafından geliştirilmeye çalışılan çözüm girişimlerinin kavramsal eleştirisi yer alacaktır. Ayrıca doğru kavramlara imalarda bulunulacaktır.

Kavramlar insanın varlığı algılama biçimlerinin dile gelmiş halidir. Daha felsefi bir ifade ile kavramlar insan aklının varlığı soyutlamış halin temsilleridir. Bu tanımlar dikkate alındığında bir algılayan ve birde algılanan ve ikisi arasındaki ilişki biçimi kavramı ortaya çıkarır. Algılanmak ise varlığa çıkışın değil bilinmenin ve mesele edinmenin ilk adımıdır. Algılayan kişinin ön yargıları, zihni eğilimleri, melekeleri ve nihayetinde sosyal havzası kullanacağı kavramları belirlemede etkili olacaktır. Ayrıca algılanan şeyin kendinde bir şey mi olduğu ve algılama biçimlerine etkisi başka bir tartışma alanını ifade etmektedir.

Bütün bu kavramsal çerçeve Kürt ırkının devlet tarafından algılanma biçimlerine tatbik edildiğinde mesele daha anlaşılır bir hal alır. Devlet erki tarafından ırkı temsil eden bir kavram olarak uzun süre kullanılamayan Kürt kavramı uzun ve sancılı bir mücadelenin sonunda kendini kullanılabilir bir duruma getirdi. Ancak getiriş bir kazanım olarak algılansa da kullanılış biçimi, önüne ve arkasına eklenen sıfatlar dikkate alındığında başarı olarak okunması zor görünmektedir. 

Sancılı bir varlık mücadelesi sonunda varlık kazanan Kürt kavramının ilk türevi “Kürt Meselesi” terkibidir. Kürtler uzun uğraşlar sonunda ırk olmaları bir yana ancak bir mesele olmuşlardır. Kürt Meselesi kavramı kendi içinde bir Kürt ırkını kabul ediyor görünse de Kürt kavramı ile atıf aslında Kürt ırkı üzerinde oluşan sorunlar yumağıdır. Bir şeyin mesele olması öncelikle o şeyin varlığı hakkında ve vasıfları hakkında soruların ve sorunlarının olduğunun ifadesi anlamını taşımaktadır. Mesele oluş ispat edilme ihtiyacını kendi içinde taşımaktadır. Bir ırk olan Kürtler uzun uğraş sonucunda varlığını kazanmaktan ziyade varlıklarının artık ispatı hak ettiğini kabul ettirme başarısı gösterebilmişlerdir.

Kürt kavramının ikinci türevi ise “Kürtler bu coğrafyanın bir rengidir” ifadesidir. Bu tanımlama ilk bakışta kabul edilebilir gibi gelse de rengin bir araz olduğu ve varlığa yani bu coğrafyanın asıl sahiplerini ve aslına sürekli ihtiyaç duyduğu anlamını ifade etmektedir. Varlık asıl renk ise arazdır. Bir kavmi bulunduğu coğrafyada araz olarak tanımlamak o kavmin inkarı anlamını taşımaktadır.

Kürt kavramının üçüncü türevi ise “Kürt Problemi”dir. Kürt kavramının tarihsel seyri dikkate alındığında inkârdan meseleye, meseleden probleme evirilme aslında bir bakıma varlık kazanma anlamını taşıyor. Fakat Kürt Problemi kavramı neresinden bakılırsa bakılsın ikincil bir varlığı ifade etmektedir. Bu adlandırmaya göre Kürtler ancak bir problem olarak vardır ve bu coğrafyanın aslı unsuru olan ırklara problem çıkarmaktadır

Kürt kavramının dördüncü türevi  “Kürt Açılımı”dır. Bu terkip ile Kürt kavramı bir kez daha varlık düzlemine tam olarak çıkamamanın sancısını taşımaktadır. Kürtler ancak bir açı ile bir açıdan ve asıl olma iddiasını taşıyan birilerinin müsaade ettiği kadar bir varlık alanına açılmaktadır. Bu yaklaşım ise Kürt kavramını bir kez daha ikincil duruma itmektedir.

Kürt kavramının beşinci türevi Kürt kavramının mahfuz tutulduğu “Çözüm Süreci” kavramıdır. Bu terkip aslında Kürt kavramının varlığa çıkışının ilk basamağı olarak tanımlanmalıdır. Ayrıca bu terkip problemin ve sorun olmanın sadece Kürt kavramının sıfatı olmadığını ve sorunun kendisin asıl zanneden merkezlerinde sıfatı olabileceğini ifade etmektedir. Çünkü çözümü bir süreç olarak değerlendirmek problemin bir yönünün kendisinde olduğunu ifade etmek anlamı taşımaktadır. Ayrıca çözümün bir süreç içerisinde somut olarak başarılabileceğini kabul etmek anlamına atıf yapan bu terkipte, çözümü getirecek olarak merciinin tek taraf olmaktan çıktığı ve çift yönlü bir çözüm iradesini ifade ettiğini ima edilmektedir.

Kürt kavramının beşinci türevi yine Kürt kavramı mahfuz kaldığı “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi”dir. Aslın da bu bütün çalışmanın bir proje olduğu ve bu projenin sahipleri uygulayıcıları ve uygulama alanlarının olduğunu ifade etmesi bakımdan önemli bir kavramsallaştırmayı ifade etmektedir. Bu terkip Kürt ırkını varlık zemine çıkarmanın ötesinde devletin asıl sahiplerinin menfaati dikkate alındığında olası risklerin ve problemlerin ortadan nasıl kaldırılması gerektiğinin projelenmiş halini ifade etmektedir. Milli Birlik vurgusu devletçi anlayışı ifade ederken kardeşlik vurgusu ise Kürt ırkına karşı yaklaşım tarzını ifade etmektedir. 

Yukarıda incelemeye çalıştığımız son 14 yılda ortaya çıkan kavramsal çerçeve ne yazık ki Kürt kavramının henüz varlık kazanamadığını bizlere göstermektedir. Bu durum bir çatışmayı kaçınılmaz kılmaktadır. Kökleri yüzyıllar öteye giden felsefesi kökleri ise yaratılışa kadar götürülebilecek bu meselenin kavramsal çerçevesi nasıl olmalıdır? Hangi kavramları zihnimizin üretmesi gerekir ki bizler bu kavramsal çerçeve etrafında düzgün bir yaklaşım geliştirme imkânına kavuşmuş olalım. Uygun kavramı bulmadan önce kavrama bizi götürecek ana taşları yerli yerine koymak gerekmektedir.

Birinci olarak Kürt kavramı en az Alman, İngiliz ve Türk kavramın ifade ettiği kadar bir ırk kavramını ifade etmektedir. 

İkinci olarak hiçbir ırkın başka bir ırka göre ikincil olma durumu olamaz.

Üçüncü olarak ulus devlet anlayışı devam ettiği sürece her ulus bu anlayış karşısında aynı haklara sahiptir.

Yukarıda sıraladığımız ana ilkeler üzerinde tartışmanın bile Kürt ırkına karşı bir ikincil bakış anlamı taşıdığını ifade etmek gerekir. Çıkış bir paradigma değişikliği yapmaktan geçmektedir. Öncelikli olarak sorgulanacak konu ulus devlet anlayışının kabulünün zaruret olup olmadığı meselesidir. Bir sonraki tartışmaya açılması gereken mesele iki farklı ırkın birlikte yaşamak için gereken kavramın ne olduğudur.

Ulus devlet paradigması dünyanın insan tabiatı için imkânsızı zorlamak anlamını taşır. Her ulusun devletleşmesi gerektiği ilkesi bir çok coğrafyada insan yaşamını imkansız kılmaktadır. Devletlerin oluşması veya devletlerin sınırlarının belirlenmesi insan ırkları üzerinden değil içeresinde ırk fonksiyonunda olduğu kültür, coğrafi şartlar, hayat algılama biçimleri de olmak birçok etkenle ve birazda kader çizgisi ile belirlenir. Bu noktada ırka dayalı bir devletleşme sürecine girmek bölgesel felaket doğuracaktır. 

Ulus devlet paradigmasının kabul edilemezliği aşikâr olduğu vakit birlikte yaşamak için olması gerek kavram nedir?

İslam toplumu ve devlet biçimleri üzerine çalışmalar yapan İbn Haldun toplumların birlikte var olmaları fikir üzerine kullanmış olduğu “Asabiyet” kavramı bize bir zemin oluşturacağı iması vermektedir. Asabiyet birlikte olursak varız. Varsak birlikte olmak zorundayız fikrine dayanmaktadır. Bu aslından bir yönü ile tevhidin bir yönetimsel biçime girmesidir. Toplumların var olması ve varlıklarını devam edebilmeleri için birlikte eşit şekilde bir varlık alanı oluşturmaktadır. Birlikte var olmak hem birliği hem de denkliği ifade eder. Ayrıca bir mefkûre için birlikte varlık mücadelesi vermek gerekliliği ortaya çıkmaktadır. İslam toplumu dikkate alındığında bu mefkûre nizam-ı âlemdir.

Zemin oluşturacak bir diğer kavram “Ümmet”tir. Ümmet kavramının oluşabilmesi için her cihetten birliğin zaruri olduğunu belirtmemiz gerekir. Bu zaruret, modern dünyanın çizmiş olduğu bütün sınırları ve ayrışmaları anlamsız kılmaktadır. Bu tanımlamada ümmet kavramı ve birlik kavramları arasında var olan ayniyet başta Irk, Mezhep ve Ulus devlet anlayışının bir dayatması olan vatan, ya da ülke sınırları dikkate alınarak kurulan bütün cümlelerin yanlışlığını ortaya çıkarmaktadır. Modernleşme öncesi için ümmet kavramı sınırları aşan, farklılıkları içerisinde barındırmakla birlikte en üst düzeyde bir vasatı oluşturan en kuşatıcı kavramlardan biridir. Bu kavram asırlar boyunca İslam âleminin yekvücut olmasını sağlayan ve 1800 yıllara kadar canlı olmanın en önemli özelliği olan birlikte hareket etme ve birlikte var olma özelliğinin muhafazasını sağlayan temel kavramdır. 

Çözüm için kullanacağımız kavramın uygulanabilecek bir alan açması elzem. Bu noktadan ümmet kavramının İslamcılıkla yıprandığı ve anlamını kaybettiği dikkate alındığında ayrıca din algısında ki değişim ve dinin hayattaki etkisinin azalması dikkate alındığında Asabiyet kavramı ümmet kavramından daha hazır ve kuşatıcı görünmektedir. 

Son olarak şu ifade edilmelidir ki kavramın ne olduğundan ziyade neleri ihtiva ettiği meselesi önemlidir. Öncelikle kavramın iki farklı ırkın birlikte var olması için bir eşitliğin hareket noktası olması gerektiğini fikrine dayanmaktadır.