İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin “Hz. Muhammed Allah’ın Elçisi” filmi daha ülkeye gelir gelmez çeşitli kesimlerden sesler yükseldi. 

İşi filmi protesto etmeye, izlememeye kadar götürenler oldu. 

Mecidi’nin yedi yılda tamamladığı filmi yedi dakikada yerin dibine batırmaya hevesli yaşını başını almış adamlar gördük.

Daha yapım aşamasında iken film Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkelerde yasaklanmıştı. Peygamberimizin elleri, kaşı ve gözünün filmde görünür olduğundan yola çıkarak kimi ilahiyatçılar baştan hükmünü verdiler: Zinhar olmaz! 

Hâlbuki Mecid Mecidi bir süre önce Türkiye’ye gelmiş ve Hayrettin Karaman ve Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’i film hakkında bilgilendirmiş, Görmez ve Karaman da filmin gösteriminde İslam dışı bir durum olmadığı kanaatine varmışlardı. 

Böylelikle film vize aldı. Sinema yazarları ve eleştirmenleri film hakkında oldukça olumlu eleştiriler yaparken din görevlileri ve ilahiyatçılar cihetinde ehl-i sünnet hassasiyetlerini gerekçe göstererek filmi tasvip etmeyen ciddi bir ilahiyatçı grubu oluştu. 

Zihinlerdeki aşkın ve soyut peygamber imgesinin görsel bir sinema figürüne dönüşmüş olması cihetinden filme yaklaşanlar da oldu. 

Sinema ile Müslüman toplulukların ilişkisini yeniden masaya yatırmak için bu tartışmalar önemli bir fırsat sayılmalıdır. 

Hz. İsa, Musa, Yusuf (A.S.) gibi peygamberlerin yüzleri çeşitli vesilelerle tasvir edilip gösterilirken tepki göstermeyen kanaat önderleri peygamberimizin 13 yaşına kadarki hayatını eli, kaşı ve gözleri görülüyor diye filme taarruz etmeleri anlaşılır değil. 

Müslüman kanaat önderleri ve ilahiyatçılar modern aygıtlara ve çağdaş imkânlara karşı daha uzlaşmacı ve anlayışlı bir tavır güderken “Hz. Muhammed” filmini elemeden eleştirmeye kalkması ısıtılmaya çalışılan Şii-Sünni ayrıştırmasının oluşturduğu bir önyargı olmasın?

OLAĞANÜSTÜ HÂL ŞAİRİN İÇİNDE BULUNDUĞU HÂLDİR

Bütün zamanlar içerisinde olağanüstü hali yaşayan kişiye şair denir.

Koşullar olağan ise orada düzyazının sözü geçer. 

Hallerin olağanlığı işlerin normal bir rutinle yürümesinin sonucudur. 

Bir şeyler yolunda gitmediği, sınırlarını aştığı zaman şiir kendini gündeme taşır. 

Aşırı coşku, aşırı keder, aşırı sevinç gibi insanın içinin içine sığmadığı haller hep olağanüstü hallerdir. 

Darbe yemişlik vardır bu halin içerisinde, harbe girmişlik vardır. 

Dünya aslında hiç de olağan bir yer değildir.

Dünyanın halleri gelip şairin kafasına, gözüne ve kimi zaman yüreğine çarpar. 

Bir anı bir anına uymayan bu âlemde olağanın üstünde seyretmek ancak şiir yazmak, şiir okumak ve bir şairle konuşarak uzun yolculuklara çıkmakla mümkündür. 

Ferman dinlemeyen gönül böyle zamanlarda KHK’lerle ikna olur, yatışır, yola gelir. 

Yoksa bir insan o kadar dünyanın yapılacak işi varken durduk yerde niye şiir yazsın?

İlm-i Hal’ini İlm-i OHAL’e tebdil eylemiştir zahir. 

Olağanüstü halde sözcüklerin sokağa çıkma yasağı vardır, dışarı çıkamadıklarından şairlerin yurt edindikleri kalplerinde barınırlar. 

Bir insanın bir sözcükte bir kelimenin bir insanda nefes alışıdır bu.

Selam olsun dizesini yazanlara, selam olsun cümlesini kuranlara.