Kamuoyu algısı bakımından Türkiye’de hâkim kanaat, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 22 yıldır sürdürdüğü siyasal iktidarın son dönemlerini yaşadığı yönündeki inancı yansıtmaktadır. Bu kanaatin yalnızca muhalefet cenahında değil iktidar tarafında da belirgin hale geldiği bilinmektedir. Elbette bu analizin AK Parti iktidarının sonu anlamında mı düşünüldüğü, yoksa Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son dönemi olduğu imasını mı taşıdığı sorusu bakış açısına bağlı olarak farklı şekillerde cevaplandırılabilir. Ancak esas itibarıyla bu durum çok daha önemli bir konuya odaklanmamız gerektiğini bizlere hatırlatır.
Nedir bu konu?
Öyle veya böyle, her iki durumda da Türkiye’de siyaset, değişim havasına girmiş durumdadır. İktidarın gündem belirleme üstünlüğüne karşın bu havanın oluşması, politik gerekçeleri de olmakla birlikte esas itibarıyla insani yönü daha ağır basan bir nedenden kaynaklanmaktadır. Siyasetin yorucu, yıpratıcı tarafı belli bir süre sonra siyasetçi yüzleri eskitmektedir. Siyasetçinin başarılı ya da başarısız olmasından azade bir şekilde seçmenlerde değişim isteği böylece oluşmaktadır. “Artık yoruldu”, “biraz da gençlere şans verilmeli” sözleri siyasetçilerin gençken çok hoşlandıkları ama ömürleri olursa yaşlandıklarında kabullenmekte zorlandıkları bir inancı yansıtmaktadır. Siyasetçi açısından “kral öldü, yaşasın yeni kral” acımasızlığını hatırlatan bir vakıa olarak bu durumu resmedebiliriz.
Gerek AK Parti’nin gerekse CHP’nin son dönemde yaşadıkları iç politik gelişmeleri bu çerçeveden okumakta yarar bulunmaktadır.
AK Parti’nin son genel kurulu, her ne kadar milletvekili transferleri üzerinden değerlendirmelerin gölgesi altında kalmış olsa da, esas itibarıyla Erdoğan sonrasına yönelik parti içi dengelere dikkat kesilmeyi gerektirecek gelişmelere sahne olmuştur.
Parti genel sekreterliği gibi önemli bir pozisyona getirilen ismin 32 yaşında olması, yine partinin hafızası ve belkemiğini oluşturan teşkilat başkanlığına getirilen ismin 35 yaşında olması, kanaatimce esas dikkate alınması gereken konudur.
Bu tercih, tesadüfi bir tercih olarak görülmemelidir. Genel merkez düzeyinde alınan bu değişim kararının yakın gelecekte teşkilat hiyerarşisinde aşağıya doğru seyri gözlemlenirse, henüz seçimlere üç yıla yakın bir süre olmasından ötürü bu tercihin stratejik bir karar olduğu düşünülebilir.
Bu strateji; yeni yüzler ile yeni seçmen kitlesine ulaşma stratejisi olarak açıklanabilir. Diğer bir ifadeyle, iktidarda çeyrek asrı bitirme arifesinde olan AK Parti’nin, sosyolojik nesil değişimini teşkilat kadrolarına yansıtma stratejisi olarak kabul edilebilir. Burada AK Parti için hassas olan husus; değişimin liderliği değil kadroları kapsamasıdır. Zira parti içinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın karşısında alternatif bir isim bulunmamaktadır. Bu durum AK Parti’nin hem güçlü hem zayıf yönünü içermektedir. Ama mevzubahis Türkiye’de nesil değişimi ise lider kültünün belirgin olduğu siyasal kültürümüz dikkate alındığında yalnızca kadronun değil, liderin de bu değişimi yansıtması olağan bir beklentidir.
Diğer yandan Cumhuriyet Halk Partisi’nin 23 Mart ön seçimi ile ilgili süreci de benzer bir okumaya tabi tutulabilir. Ön seçim tartışmaları ile bir kez daha öne çıkan Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş isimlerinin iki farklı nesle hitap ediyor oluşu dikkatle izlenmelidir.
70 yaşına giren Mansur Yavaş ile 55 yaşındaki İmamoğlu’nun hitap ettikleri ve etkilemeyi başardıkları kitlelerin yaş ortalaması bakımından bariz bir demografik farklılığa sahip oldukları söylenilebilir. CHP’nin geleneksel tabanında iki ismin de sağ siyaset kökenli olmasından kaynaklı esaslı bir çekincenin varlığına karşın, Ekrem İmamoğlu’nun yaşının görece genç olmasından ötürü Türkiye’nin yakın gelecekte siyaset sahnesinde öne çıkan profilleri arasında olacağına dair yaygın bir kanaatin varlığı göze çarpmaktadır.
Bu kanaat; CHP kitlesinin, İmamoğlu’na güven problemi dahi yaşasa, güçlü olanın yanında yer alma refleksiyle hareket etmesini beraberinde getirebilmektedir.
Sonuç olarak, insani bir faaliyet olan siyasetin hikâyesi, yine insanın hikâyesine benziyor. Siyaset, nesiller arasında döndürülüp duran yönüyle her dönemde kendisine yeni refikler buluyor. Nesil değişiminin arifesine giren siyasette “yeni nesil siyaset” söyleminin öne çıkması bu yönüyle anlam kazanıyor. Elbette burada siyasi partiler açısından kritik nokta, yakın gelecekte siyaset sahnesinde şahitlik edileceği öngörülen nesil değişimi dalgasının nasıl yönetileceğinde düğümleniyor.