Bugün Gazze’de "sözde" bir ateşkes olduğu iddia edilsede bu külliyen bir yalan. Savaş, tüm şiddetiyle devam etmekte. Sadece Gazze’de değil, Batı Şeria’da da rutin bir kıyım sürmekte, Mescid-i Aksa’ya yönelik işgal ve provokasyonlar bir an olsun durmamakta. Sadece geçtiğimiz ay içerisinde 12.000 işgalci Mescid-i Aksa’ya baskın düzenledi. Yakın zamanda görüştüğüm direnişin öncü isimlerinin de ifade ettiği gibi İsrail’de yaklaşan seçimler öncesinde bu saldırıların katlanarak artacağı, hatta direniş liderliğine yönelik sınır ötesi çok ağır suikast ve imha operasyonları için fırsat kollandığı net bir şekilde görülmektedir. Nitekim Gazze’deki liderlik yapısının en tepesindeki isim olan Ali Hamudi’nin şehit edildiği (büyük ihtimalle) bilgisi bu acı tablonun en somut göstergesidir. Ya da İsrail’in geçtiğimiz hafta açıkça Türkiye’yi de hedef alarak Halil El Hayya’yı tehdit ettiği olay ortada. İsrail Savunma Bakanı Israel Katz, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı ve Türkiye'yi hedef alıp Hamas lideri Halil el-Hayye'yi ölümle tehdit etmişti. Katz: “Erdoğan, Hamas'ın katilleri ve tecavüzcüleri için kırmızı halı sermeye devam ediyor ve Müslüman Kardeşler ile birlikte Türkiye'den İsrail'e ve bölgedeki önemli Müslüman ülkelere karşı terör faaliyetlerini destekliyor. Gazze'deki Hamas liderlerini ortadan kaldırdık ve El-Hayye'nin sırası da gelecek, o da cehennemin derinliklerine gönderilecek” demişti.

Yıllardır Çocuklarını Görmeyen Mücahitler Evlerine Girdiği Anda Vuruluyor

Saha artık çok daraldı. Gazze’nin çok az bir kısmı direnişin kontrolünde ve bu durum İsrail’e Gazze şehrini vurmak ve kontrol etmek için daha kolay bir zemin sunmakta. Ateşkes yalanı ile Gazze’nin hemen hemen %70’i işgal edildi. Direnişi bağladılar, İsrail’i saldılar. Mücahitlerin yaşadığı trajedi insan kapasitesinin üst sınırlarını zorluyor. Yıllardır, kimi zaman 3 yıldır ailesini görmeyen ve çocuklarının yüzüne hasret kalan mücahitler var. Bu mücahitler evlatlarını bir an olsun görebilmek için risk alıp evlerine girdikleri an İsrail’in her an her yeri izleyen dijital istihbarat ağı sayesinde aynı anda vurulmaktalar. Son dönemdeki kayıpların nedeni bu. Şehitlerin yeri fiziken hemen dolmakta ancak kayıplar çok ağır. İsrail seçimlerine kadar çok daha ağır çatışmaların yaşanacağını, bu süreçte işgalcinin gözünü karartıp her şeyi göze alabileceğini öngörüyorum. Seçimlerden sonra da Netanyahu gitse dahi İsrail’in devlet politikasında hiçbir şeyin değişmeyeceğini, gelenin gideni aratacağını çok iyi biliyoruz.

Amerika seçimlerini de yakından takip ettiğimizde demokratların kazanmasının ya da Trump’ın kaybetmesinin sahadaki durum için bir anlamı olmadığını görüyoruz. Ancak Senato’daki olası değişimlerin başkana baskı yapabileceğini varsayabiliriz. Buna rağmen Filistin cihadı kendisini asla Amerikan siyasetinin iki dudağı arasına ya da sandık sonuçlarına endekslenmiyor. Her halükarda direnilmeye ve sabretmeye devam ediliyor.

İslam Ümmeti Bizi Yalnız Bıraktı

Gazze’de kış şartlarının kapıda olduğu, çadır alanlarının son derece sıkıntılı olduğu belirtilirken halkın çok ağır bedellerle direnmeyi sürdürdüğü görülüyor. Bunun da ötesinde İsrail’in bilinçli olarak saldığı laboratuvar ürünü devasa fareler ve türevlerinin de çeşitli salgın hastalıklara ve sağlık sorunlarına yol açmakta olduğu aktarılıyor. Ancak bu süreçte dile getirilen en ağır ve sarsıcı konulardan biri ümmete yönelik sitemler: “Bizi yalnız bıraktı ümmet.” Şartların zor olacağı biliniyordu ama bunca zamandır devam eden soykırıma karşı ümmetin bu kadar çaresiz kalacağı düşünülmemişti. Müslüman sokaklarının sessizliği ve eylemsizliği derin bir hayal kırıklığı ve üzüntüye neden oluyor.

İsrail ile Türkiye Er veya Geç Muhakkak Savaşacak

Öte yandan Türkiye’yi ve bölgesel dengeleri ilgilendiren çok kritik başlıklar da masada duruyor. İsrail ile Türkiye arasında büyük bir savaşın kaçınılmaz olarak yaklaştığını düşünüyorum. İsrail’in Suriye’yi tamamen kontrol etmek istediği, Türkiye’nin ise buna kesinlikle izin vermeyeceği ve bu kapışmanın Suriye üzerinden bir çatışmaya dönüşeceğini öngörüyorum. Bu bağlamda Türk halkı olarak da kesinlikle her an savaşa hazır olmalıyız. Son dönemde yapılan sığınakları bu pencereden değerlendirebiliriz. Öyle ya da böyle biz İsrail ile muhakkak karşı karşıya geleceğiz. Bölgenin tapusu da, ruhu da, kardeşliği de, akan kanı da ve tarihi de buna bizi zorluyor.

Ancak gelecek savaşın nasıl ve hangi silahlarla yapılacağı tam olarak bilinmese de genel olarak bölge halklarının savaşa hazırlıksız olduğunu net bir şekilde görüyoruz. Savaş giderek yaklaşırken en önemli hazırlığın fikir ve bilinç olduğunu biliyoruz. İsrail ile Türkiye arasında çıkacak olası bir savaşta halkın zihninde "Bu savaş neden yapılıyor?" sorusu belirecek olursa o savaş peşinen kaybedilecektir. Dolayısıyla ilk cephenin halkın bilinçlendirilmesi olduğunun özellikle altını çiziyorum. Bugün hala boykot mağazalarının açık ve kullanılıyor olmasını ve marketlerin Yahudi mallarıyla dolup taşmasını görüyorsak eğer asıl savaşın burada başladığı da görmemiz gerekiyor. Eğer bu ilk cephede hazır olmazsak gelecek savaşın kaybedileceği açıktır. Merhum Erbakan’ın o meşhur "şuur, şuur, şuur" vurgusunun bugün ne kadar hayati ve kıymetli olduğu bu süreçte çok daha iyi anlaşılıyor.

Askeri hazırlıklar noktasında da düşmanın boş durmadığı ortada. İsrail’in Türkiye-İsrail Savaşı’na çok ağır bir şekilde hazırlandığı, 28 Eylül’de Netanyahu’nun Birleşik Arap Emirlikleri’nde Türkiye ile alakalı meseleleri konuştuğu, ayrıca Yunanistan adalarında İsrail’in askeri hazırlıklar için yoğun bir çalışma yürüttüğü biliniyor. Su uyur, düşman uyumaz. Tarihin bize verdiği emanet bu.

Özgürlüğün Yolu Cihat Etmekten Geçiyor

Filistin halkı da Hamas’ın bazı şeyleri başarıp başaramadığından bağımsız olarak özgürlüğün tek yolunun direnişten geçtiğini çok iyi anlamış durumda. FKÖ veya başka bir yapının bu yükü taşıyamayacağı ortada. Hareketin kuruluş günlerinde hiç silah yokken ilk silahın bir İsrail askerinden alınan tabancayla elde edildiği unutulmamalıdır. Aksa Tufanı başladıktan sonra İsrail’in bugün çok daha sıkıntılı ve kötü durumda olduğunu görmek lazım. İsrail, en güçlü olduğu izlenimi verdiği ama en zayıf olduğu anları yaşıyor.

Ne demişti o güzel komutan? "Biz 1.200 mücahit ile o gün İsrail’i yendik. Eğer hep beraber ümmetin en ufak bir tepkisi, tavrı olsaydı İsrail bir anda yok edilebilirdi." Acıların çok büyük olduğu, kayıplar verildiği ve liderlerin şehit düştüğü bilinse de savaşlarda bunların olabileceği, ancak direniş umutlarının ve yollarının asla kesilmeyeceğini Gazze biliyor. Halkın cihat yolunu beklediği, Gazzeli çocukların babalarından çok daha güçlü olduğu, çocukların dillerinden düşürmediği "Hayber Hayber ya Yahud, 7 Ekim muhakkak geri dönecek" sloganının yeni bir milat olduğu ifade edilmektedir.

Daha ne yapsınlar? Gazze’de nükleer silah hariç her türlü konvansiyonel silahın ve nükleerden daha ağır bombalamaların kullanılmasına rağmen ufacık şehrin asla yenilmediğini bütün dünya gördü. Bu savaş bitmeyecek ve bittiğinde de sonu İsrail’in istediği gibi bir son olmayacak. İnşallah.