Bölgesel ve küresel güç dengelerinin hızla değiştiği günümüzde Türkiye ile İsrail arasındaki stratejik hat kopma noktasına doğru hızla gidiyor. Azerbaycan konusunu da bu pencereden ele alabiliriz. Önceki gün Netanyahu’nun yaptığı Türkiye vurgusu ile bu durum somutlaşmıştır. İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich de yaptığı açıklamada Türkiye'nin güçlü donanmasına ve olası çatışma riskine dikkat çekerek Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı hedef almış ve Pakistan-Türkiye hattına karşı "Helen İttifakı"nın güçlendirilmesi çağrısında bulunmuştu. Bu açıklamalar ve Suriye’de yaşanan krizler iki ülke arasındaki stratejik rekabetin ve olası bir askerî gerilimin ne denli gerçek olduğunu açıkça ortaya koymuştur. İki ülke arasında olası bir çatışma ihtimali artık uzak bir senaryo değil, her an tetiklenebilecek bir hakikattir.

Savaşların yalnızca cephe hatlarında top ve tüfekle yapılmadığı bu yeni dijital ve stratejik harp döneminde doğrudan bir sıcak çatışmanın ötesinde ülkelerin damarları sayılan kritik altyapılar hedef alınmakta. Ancak Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en büyük paradoks ve güvenlik zafiyeti olası bir savaş kapıdayken bile kritik altyapılarında İsrail menşeli ya da bu ekosistemle entegre teknolojileri kullanmaya devam etmesidir. Türkiye’nin enerji şebekelerinden su yönetim sistemlerine, telekomünikasyondan kamu verilerine kadar pek çok kritik altyapısında yabancı menşeli donanım ve yazılımlar kullanılmaktadır. İsrail ile organik bağı olan teknolojilerin varlığı olası bir savaş anında altyapı güvenliği açısından çok büyük riskler barındırmaktadır. Kritik tesisleri yöneten otomasyon sistemlerinde kullanılan donanım ve yazılımlardaki gizli zaafiyetler uzaktan müdahale ya da sabotaj riskini artırmaktadır. Haberleşme ve veri altyapısı zaten ilk akla gelen açıklarımız. Telekomünikasyon omurgasında yer alan bazı yönlendirici, anahtarlama ve şifreleme modülleri de veri trafiğinin izlenmesi açısından tehdit oluşturur.

Olası bir askerî çatışma senaryosunda, doğrudan fiziki bir saldırı olmasa bile bu teknolojik bağımlılığın getirdiği somut tehlikeler üç ana başlık altında toplanabilir. Uzaktan kilitleme ve işlevsizleştirme ile bütün altyapımız tehlike altına girer. Kritik altyapılarda kullanılan bazı yazılım ve donanımların lisans, güncelleme veya bulut tabanlı uzaktan yönetim bileşenleri üzerinden kilitlenmesi sistemlerin ani olarak devre dışı kalmasına neden olabilir. Kritik veri sızıntıları ve istihbarat toplama ile yerle bir edebilirler bizi. Zaten herkesin az çok tahmin edeceği şekilde İsrail’in öncelikli alanları bunlar. Bu çöplüğün sahibi gibi adamlar. Abartmaya gerek yok, korkmaya hiç gerek ama önlem de almamız lazım. Altyapıların haritalandırılması, enerji tüketim dinamikleri, su havzalarının kapasiteleri ve nüfus hareketliliği gibi stratejik veriler olası bir savaş durumunda doğrudan yabancı istihbarat ve hedefleme birimlerinin eline geçebilir. Stratejik malzemelerde tedarik krizini tetikleyebilirler. Hele buna bir de ambargo eklenirse o zaman çok ciddi problemlerimiz var demektir. Kriz ve çatışma anlarında bu ürünlerin yedek parçalarının temin edilememesi veya kritik güncellemelerin durdurulması tesislerin kısa sürede felç olmasına yol açacaktır.

Türkiye bir an önce en azından savaş anında devreye girecek ikili bir sisteme geçmelidir. Haberleşmeyi atla yapmaya gerek yok, kendi altyapımızı kuracağız. Çünkü İsrail’in askeri ve siber alandaki teknolojik kapasitesi göz önüne alındığında kritik altyapılardaki yabancı ve özellikle denetlenemeyen yazılım/donanım bağımlılığı kabul edilebilir bir risk olmaktan çıkmıştır. Olası bir çatışma senaryosu yalnızca su, elektrik ve haberleşme gibi fiziksel veya dijital altyapıların devre dışı bırakılmasıyla sınırlı kalmayacak. Aynı zamanda doğrudan psiko-stratejik operasyonlarla derinleştirilecektir. İsrail'in siber istihbarat ve elektronik harp alanındaki asimetrik üstünlüğü kritik altyapıların kontrolünü tamamen ele geçirmekten ziyade toplumda infial ve kaos yaratacak kontrollü manipülasyonlar için kullanılabilir. Örneğin, büyükşehirlerin su şebekelerinde veya arıtma tesislerinde anlık kesintiler ve basınç düşüşleri yaratılması akabinde sosyal medya bot ağları üzerinden "sistemler çöktü, zehirlenme vakaları yaşanıyor" yönünde sistematik dezenformasyon yayılması en az fiziksel sabotaj kadar yıkıcı bir toplumsal panik dalgası üretebilir. Deprem sürecinde baraj yalanlarını filan hatırlayalım. Bunları o gün konuşmanın bir anlamı yok; bugün konuşmalıyız. Halkın devletin temel hizmetleri sunma kabiliyetine olan güvenini sarsmayı amaçlayan bu tür hibrit harp taktikleri cephe gerisinde iç istikrarı tehdit eden en büyük görünmez tehlikedir.

Bu teknolojik bağımlılığın sürdürülmesindeki en büyük engel devletin bunlara engel olmaması ve ulusal güvenlik bilincinden yoksun, kısa vadeli kâr odaklı ticari reflekslerdir. Başta devlet katı kurallar koyacak. Basitçe ifade ediyorum, devlet güvenliği için kafaları gerekirse ezecek. Çünkü "Siz ne anlarsınız uluslararası ticaretten" söyleminin arkasına sığınarak kısa vadeli kârlarını ulusal güvenliğin önüne koyan distribütör firmalar bu teknolojik bağımlılığı beslemektedir. Kamuoyunda boykot çağrıları ve hassasiyetler en üst düzeyde dile getirilirken kamudan ihale alan bazı büyük holdinglerin ve şirketlerin İsrail menşeli ya da bu pazarla entegre ürünlerin ana distribütörlüğünü yürütmesi büyük bir çelişkidir. Örnekleri çok. İlerleyen süreçlerde bunları da yayınlamamız gerekebilir. Yetkililerin uluslararası ticaretin kurallarını ve serbest piyasa dinamiklerini gerekçe göstererek bu ticari ortaklıklara göz yumması olası bir savaş kapıdayken ulusal güvenlik açıklarının ekonomik çıkarlar uğruna feda edildiğini göstermektedir. Maalesef kamunun da özelden pek bir farkı yoktur. En basitinden (bildiğim için söylüyorum) Oracle firmasının kapısının önünden geçen kamu kuruluşlarının karar vericilerinin hepsi açıkça bilmeden ihanet içindedir, engel olmak lazım.

Velhasıl, Türkiye, jeopolitik konumu ve İsrail ile muhtemel bir çatışma senaryosu gereği sadece askeri sınırlarını değil, dijital sınırlarını ve tedarik zincirlerini de korumak zorundadır. Ulusal güvenlik, sermaye gruplarının ticari kârlarına kurban edilemeyecek kadar hayati bir meseledir. Bir çatışma ortamında arkadan vurulmamak için millîleşme hamlelerinin sadece söylemde kalmaması, kritik altyapılardaki bu bağımlılıkların derhal tespit edilerek yerli ve milli alternatiflerle ikame edilmesi şarttır. Ulusal güvenliğimiz hiçbir çıkara kurban edilemeyecek kadar hayati bir meseledir. Dolayısıyla dijital sınırlarımızı; tam ifade edeyim; dijital vatanımızı korumak zorundayız. “Dijital Vatan” tanımını da bu vesile ile dilimize kazandırmış olalım. Vesselam