Önceki gün dostlarla, yaşadığımız şehrin nisan çehresini görelim istedik. İlk kez belediyenin bir hizmetini takdirle karşıladım. Lâle İstanbul a geri dönmüştü. İnsanın spritüel dünyasına bir şifa kaynağı olarak sahilde açmış beyaz, pembe, bordo, sarı renkli lâlelerin bengi görünümlerini seyre doyum olmuyordu.
Ne kadar geç kalmışız meğer lâle ile buluşmaya. Belediye başkanı İstanbul da üç milyon lâle açacak müjdesini vermişti övünçle. Oysa verdiği rakam bir metropol için oldukça güdük ve az. Üç milyar lâle bile İstanbul a kifayet etmez. Lâle bir Türk çiçeği ve ondaki asalet başka bir çiçekle karşılanamaz. Bir ara belediye bulvarlara, birilerini zengin etmek için yurtdışından ithal, ucuz, kırmızı çalı gülleri dikmişti. Lâledeki soyluluktan çok çok uzaktı. Şimdi de bir harmoni olarak lâleler arasına serpiştirilen, hercai menekşe ve çuha çiçekleri geçmişin ihtişamını yansıtamıyor. Zira Osmanlı sünbül, karanfil, zerrin ve fulyaların bahçe ve tarlaları ile bir cennet gibi süslemişti İstanbul u.
Fakat İstanbul un simgesi olan lâle, 16. yy. ın ikinci yarısından 18. yy. ın ortalarına değin, soyluluğun ve kent inceliğinin en değerli ögesi sayıldı. Lâle ekseninde, mimariden edebiyata kadar zengin bir kültür oluştu, çini ve kumaş desenlerinde de lâle motifi çokca işlendi. Lâle bahçesi olanlara "lâlezari" lâle tarhlarına ve bahçelerine "lâlezar", lâle için yazılan risalelere "lâlename" denildi. İstanbul da bir semt "Lâleli". Bir mabed, "Lâleli Külliyesi", Emirgan da bir park "lâle bahçesi" olarak hala anılmaktadır. Osmanlı tarihinde 1718-1730 dönemine ise Lâle devri denilmiştir.
Bir Türk çiçeği olan lâleyi, Osmanlılardan önce Anadolu Selçukluları da çok sevdi ve bir lâle kültürü edindi. Bu kültür fetihten sonra İstanbul a da yayıldı. Lâle sevgisinin nedeni ise dindi. Lâle mistik bir bakışla Allah ın birliğini simgeler. Her soğan sadece bir sap ve bir çiçek verdiğinden lâle tevhit işareti sayılmıştır. Ebced hesabıyla da "Allah" ve "Lâle" sözcükleri aynı sayıyı vermektedir. Bengi ve estetik görünümü yanısıra, İslâmi yorumla kutsal sayılmış, Allah ın yaratıcılığını en güzel yansıtan varlık kabul edilmiştir. İstanbul da ilk kültür lâlelerinden birini yetiştirenin ve lâleciliğe öncülük edenin Şeyhülislam Ebussuud Efendi olması da bu açıdan anlamlıdır. Lâle yetiştirenler arasında kazasker, müftü, şeyh, imam gibi pek çok zarif din ve tasavvuf ehli bulunmaktadır. Ebussuud Efendi nin yetiştirdiği ilk İstanbul lâlesine "nur-ı adn" (adn cennetinin nuru) adının verildmesi de ona yüklenen mistik boyutu göstermektedir. Hasbahçeler ve çiçeklerin bahçelerinin yanısıra lâle kendisine hürmeti en fazla tekke ve cami bahçelerinde gördü. (İst. Ansiklopedisi, C5, İst. 1994)
Bir kır çiçeği olan lâlenin kültür çiçeğine dönüşümü ve yüzlerce türünün yetiştirilmesi, İstanbul çiçekçiliğinin üstün bir başarısı olarak tarihe geçer. Eyüp ve Kağıthane Vadisinin toprağını çok beğenen lâle, İstanbul surlarından Edirne ye giden yollar boyunca tarlalarda uzun zaman iktidarını sürdürdü. Lüleburgaz a kadar lâle ve şakayık tarlalarının görüntüsü ile büyülenen gezginler, bu duruma eserlerinde değinmişlerdir. Bu muhteşem görünüm, lâlelin Avrupa ya götürülmesine neden olur. Busbecg, 1562 de memleketine dönerken, arasında "dülbend lâlesi" denen türün de bulunduğu lâle soğanları götürdüğü, aynı yıllarda, Augsburg da Nerwart ın egzotik bitkilerle dolu bahçesinde "Tulipa turcarum"un da (Türk tülbendi, Türk lâlesi) görüldüğü vurgulanmıştır. Bu, Busbecg in anılarında sözünü ettiği "tulipa" (tülbent) lâlesinden başka bir şey değildi. Lâlelin Avrupa dillerine "tulip" adıyla girmesi de buna dayanır. Tulip, tülbent, türban yaklaşımı ile batı, lâleyi başı bağlı bir figür olarak görür ki, bugün için türbanlı çiçek tanımını bile kabul eder lâle.
Lâlenin, İstanbul da ekilmek üzere siparişine ilişkin en eski belge II. Selim dönemine aittir. Kırım dan getirtilen 300.000 adet sahraî lâle (kırlâlesi) soğanı, dikilmiştir. Ayrıca Anadolu dan getirtilen dağlâlesi, berrî lâle, kara lâle, lâle-i dağdar, lâle-i hamra, beyaz lâle, dülbend lâlesi, eşek lâlesi, lâle-i deştî, vb. türlere dayanır. Molla Çelebi gibi lâle meraklılarının, Avrupa dan tohum ve soğanlar getirtip bahçelerinde yeni lâleler elde etmeleri de devrin modasi idi. Doğu seferine çıkan tarihçi Hoca Hasan Efendi de İran dan 7 ayrı çeşit lâle soğanı getirerek, mevcutları zenginleştirdi. 1651 de ise Avrupa ya götürülen yüzyıl önceki lâlelerin soyundan on çeşit firengi lâle" soğanını Avusturya elçisi, hediye olarak getirdi. Buna, "lâlenin İstanbul a dönüşü" dendi. Bu dönüş, İstanbullu lâle meraklıları için, tulipomanlığın (aşırı lâle tutkusu) başlangıcı sayılır. İstanbul da, melezleme yöntemleriyle lâle çeşitleri yetiştirme, başkasında olmayan lâle soğanlarına sahip olma, lâle için risaleler, kitaplar yazma heveslileri arttı. "Defter-i Lâle Zâr-ı İstanbul" adlı yazma eser, 1.108 lâle çeşidinin adlarını ve özelliklerini verir. Kentte, "Meclis-i Şükûfe" dışında, gündemi çiçek ve lâle olan söyleşiler ve toplantılar saray ve konaklarda sık sık yineleniyordu. Sünbül Efendi tekkesi Şeyhi Hasan Efendi, her cuma günü, evinde bahçıvanları topluyor, ziyafet veriyor ve onlarla söyleşiyordu.