Transfer çılgınlığı… Uçak takip programları, havaalanlarında sabaha karşı bekleyen kalabalıklar, “son dakika” bildirimleri, “flaş” gelişmeler, “özel” bilgiler ve bitmeyen iddialar. Futbol artık sahada oynanan bir oyun olmaktan çok, ekranda tüketilen bir gösteriye dönüştü. Transfer dönemleri, yayıncıların ve spor programcılarının en mutlu zamanı; çünkü artık gol değil, isim satıyor. Oyun değil, hikâye pazarlanıyor.
Ama bu hikâyelerin içinde ne forma aidiyeti var ne de tribün memnuniyeti. Her transfer dönemi yaşanan bu sözde “müsabakalar”, aslında kulüpler arası değil; taraftarların sosyal medyada birbirini alt etmeye çalıştığı sanal bir güç gösterisi. Transfer çalımı atmak, rakibin alamadığı oyuncuyu almak, bir tür psikolojik üstünlük simgesi. Futbolcu, sahadaki performansından önce kime çalım atıldığıyla değer kazanıyor.
Bu yüzden kimse futbolcuyu uzun süre beğenmiyor. Tribünlerin adam harcama hızı, bir sezonu bile bulmuyor. Dün kurtarıcı ilan edilen oyuncu, bugün ıslıkların hedefi. Çünkü aidiyet tek taraflı: Futbolcu kulübe ait değil, kulüp de futbolcuya. Herkes geçici, herkes kiralık. Forma artık bir kimlik değil, bir vitrin.
Yönetici başarıları da buradan ölçülüyor. Sportif akıl, altyapı, sürdürülebilirlik ya da kulüp kültürü değil; “kimi getirdiğin” konuşuluyor. Transfer sihirbazları yaratılıyor, birkaç manşetle efsaneleşen yöneticiler alkışlanıyor. Sonra aynı yöneticiler, borç tablosu ortaya çıktığında ortadan kayboluyor. Geriye, bir işe yaramayan scout ekipleri ve menajerlerin oyuncağına dönüşmüş kulüpler kalıyor.
Bu tabloya bir de ekonomik kriz ekleniyor. Kriz, sokakta var; pazarda, mutfakta, sofrada. Ama futbol dünyasında kriz yok; daha doğrusu var ama kimse futbolcuya değsin istemiyor. Tonla para kazanan, hayatını en üst konforla sürdüren oyuncular için tuhaf bir merhamet dili üretiliyor. En küçük eleştiri “psikolojisi bozulur”, en hafif ıslık “baskı altında kalır”, en sıradan performans düşüşü “adaptasyon süreci” diye açıklanıyor. Sanki futbol, ağır sanayi işçiliği; sanki bu ücretler, insanüstü bir emeğin karşılığı.
Taraftarın bir kısmı, ekonomik olarak kendisi her geçen gün daha da sıkışırken, futbolcuyu pamuklara sarmayı ahlaki bir görev gibi görüyor. “Bu parayı hak ediyor” deniyor. Ne için? Aidiyet duymadığı, yarın başka bir formayla sahaya çıkacağı bir profesyonellik için mi? Yoksa bu, aklın değil; futbol yıldızını dokunulmaz, eleştirilemez bir varlık haline getiren kör bir fanatizmin sonucu mu?
Asıl tuhaf olan şu: Bu ülkede en güvencesiz çalışan, en az kazanan kesimler her gün performans baskısıyla yaşarken; futbol dünyasında en yüksek gelire sahip aktörler, en fazla korunması gereken kırılganlar olarak sunuluyor. Eleştirinin yasak, beklentinin ayıp sayıldığı bu atmosferde futbolcu değil; gerçeklik duygusu pamuklara sarılıyor.
Asıl mesele şu: Futbol, toplumun aynasıdır denir ya… Bugün futbolun yaşadığı aidiyet, değer ve anlam krizi, tribünle sınırlı değil. Tüketiyoruz, hızla tüketiyoruz. Beğenmiyoruz, kolayca vazgeçiyoruz. Sadakati değil, gösteriyi seviyoruz. Transfer dönemi, bu yüzden bu kadar cazip: Emek yok, sabır yok; sadece beklenti ve hayal var.
Oysa futbol, transfer döneminde değil; yağmurlu bir deplasmanda, boş tribünlere rağmen koşan bir oyuncunun terinde anlam kazanır. Aidiyet, havaalanı karşılamalarında değil; zor günde sahaya çıkabilmekte gizlidir. Ama biz artık bunu değil, uçak indi mi inmedi mi’yi konuşuyoruz. Belki de mesele futbolun bozulması değil; futbolun, bizi olduğu gibi göstermesidir. Hoşça bakın zatınıza…